8 Ekim 2013 Salı

Taşındık

Yaklaşık iki yıldır iyi kötü burada sizlere sinema hakkında bir şeyler paylaşmaya çalışıyordum. Şimdi işi bir tık ilerisine götürüp biraz daha profesyonel bir çalışmanın içine girdik ve aynı adla bir site açtık. Umuyoruz ki daha özgün ve güncel yazılarla sizlerle birlikte oluruz. Bizi takip etmeyi ihmal etmeyin. İyi okumalar. Sinemayla kalın...

www.buzdansinema.com
Devamını oku...

6 Eylül 2013 Cuma

Xavier Dolan: Mucize Çocuğun Olgun Sineması

"Romantizm ve umutsuzluğu sevdiğim kadar güç ve hırsı da seviyorum. Bunların hepsi filmlerimde var." 

1989 doğumlu Kanadalı yönetmen-senarist-oyuncu Xavier Dolan kariyerinin erken dönemlerine oyuncu olarak başladı. Bu alanda beğenilen işlere imza atan Dolan, sinema sektörü için çok kısa sayılabilecek bir sürede kamera arkasına geçmeyi tercih etti. 20 yaşında çektiği ilk uzun metrajlı filmi J'ai tué ma mère (Annemi Öldürdüm) beklenilmedik bir olgunluktaydı. Başta Cannes'da 3 dalda olmak üzere filme ödüller yağdı. Ayrıca eleştirmenler ve seyirciler filmi bağrına bastı. Xavier Dolan hemen bir yıl sonra Les amours imaginaires (Hayali Aşklar) filmiyle karşımızdaydı. Hayali Aşklar'la gelen başarı ilk filmin bir tesadüf olmadığını kanıtladı. Sinema sektörünün bazı kesimlerinde 'mucize çocuk' diye anılmaya başlandı. 

Bu yıl !f Film Festivali kapsamında ülkemizde gösterime giren Laurence Anyways'le üçüncü kez yönetmenlik koltuğuna oturan Dolan sinema estetiğini iyice oturtmaya başlıyor. Xavier Dolan'ın kariyerine göz gezdirmeden önce yönetmenin gelecek filmi Tom à la ferme'yi bitirdiğini hatırlatalım.

...


J'ai tué ma mère / Annemi Öldürdüm (2009) 

"Çoğu insan, annelerden nefret etmenin bir günah olduğuna inanıyor. Hepsi iki yüzlü insanlar. Hepsi annelerinden nefret ediyorlar. Bu bir saniyeliğine de olabilir, bir yıllığına da. Belki de daha azdır. Sonrasında muhtemelen unutuyorlardır. Fakat önemi yok. Yine de nefret ediyorlar."
Çoğumuzun en fırtınalı evrelerinden biri olan ergenlik dönemi şüphesiz ki hayatımızın şekillenmesinde ince bir ip üzerindeki cambaz mahiyetinde. Kısa zamanlı nefret hisleri, ani öfke krizleri ve hayatımızın anlaşılmadığına dair hep dem vurmak, ... Çoğu kişiye bu hisler yabancı gelmeyecektir. Xavier Dolan'da ergenliğini geride bırakmaya başladığını düşündüğümüz bir yaşta bu konuyu beyazperdeye taşıyor. Xavier Dolan'ın yaşamından kısmi bir otobiyografi olan Annemi Öldürdüm filminin ana besin kaynağı Dolan'ın karmaşık duygularının hala güçlü bir tesirde olması. 

Öykü, 16 yaşındaki eşcinsel olan Hubert'in ergenlik döneminde annesiyle yaşadığı sıkıntıları anlatıyor. Dolan daha ilk dakikalarda Hubert'in profil analizini seyirci ile buluşturuyor. Annesinin yemek yeme şeklinden nefret eden Hubert'in yaşadığı sıkıntıyı slow motion tekniğiyle ince ayrıntısıyla görüyoruz. Nitekim tüm film boyunca Hubert'in annesinin konuşmasından, kıyafetlerinden, dahası varlığından sürekli rahatsız olduğu gösteriliyor.

Filmin en önemli noktalarından biri, iki karakterden birini saf iyi diğerini saf kötü olarak etiketlememesi. Bu da karakterleri sığ bir alana sıkıştırmaktan kurtarıyor. Hem Hubert hem de annesi oldukça inatçı ve bundan dolayı tüm sevgi ve nefret gelgitleri dur durak bilmiyor. Hikaye bu dengesizlikler üzerine iyi kuruluyor. Ayrıca eşcinsel olan Xavier Dolan filmde homoseksüelliği işlemesine rağmen bunun ana meselenin önüne geçmesine izin vermiyor ve bu durumu dramatize etmekten kaçınıyor. Bu konuda oldukça ekonomik davranan genç yönetmen bunun meyvelerini de alıyor. 

Xavier Dolan teknik detaylarda (örneğin müzik ve kurgu tercihleri) Kar Wai Wong'un Fa yeung nin wa (Aşk Zamanı) filmiyle bir akrabalık kuruyor. Bu anlamda herhangi bir olumsuz düşüncede değilim. Nitekim bu tercihini fazlasıyla beğendim.

Velhasıl başarılı-gerçekçi diyalogları, Anne Dorval ve Xavier Dolan'ın gösterişli oyunculukları ile fazlasıyla manidar bir yapım. 


Les amours imaginaires / Hayali Aşklar (2010) 

"Genellikle hayatının ileri dönemlerinde ruh eşiyle tanışıldığını biliyorum. Benim için kötü oldu. Ben şimdi daha 25 yaşındayken tanıştım."
Hayali Aşklar için yine kamera arkası ve önüne geçen Dolan, imkansız bir aşk üçgenini önümüze servis ediyor. Arkadaş olan Francis ve Marie bir arkadaşları vesilesiyle aralarına katılan Nicolas ile tanışırlar. Arkadaş ilişkilerinde sıcakkanlı olan Nicolas kısa zamanda Francis ve Marie'nin dikkatini çekecektir. Her iki arkadaş içinde ihtiraslı bir tutkuya dönüşen Nicolas içinden çıkılmaz bir rekabete de neden olacaktır. 

Xavier Dolan ilk filmindeki gibi herkese tanıdık gelecek duygular üzerinden sinemasını devam ettiriyor. Nicolas'ın Audrey Hepburn hayranı olduğunu öğrenen Marie'nin kendinden bir Hepburn çıkarma, gay olan Francis'in kendi içinde yaşadığı iç çekişmelerine rağmen taşıdığı umuttan dolayı masum ama beceriksiz girişimleri günümüz ilişkilerini birebir yansıtmakta. 'Aşkın yarattığı aptal olma halleri' formülündeki zenginliğin bilincinde olan Dolan bunu destekleyecek başka alternatiflere de başvuruyor. Birbirinden farklı insanların ilişki deneyimlerini ve düştükleri trajikomik olayları anlatması bir belgesel niteliğinde, kurguya dahil oluyor. Bu kısımlarda 'Annemi Öldürdüm' filmindeki gibi kendi yaşantımızla özdeşleştirebileceğimiz küçük sekanslar var. 

İlk filminde tutmuş teknikleri kullanan Dolan, Quentin Tarantino'nun Kill Bill filmiyle akıllarda kalan Bang Bang parçasını kullanıyor. Tabi Nancy Sinatra yerine Dalida'nın seslendirdiği İtalyanca versiyonunu tercih ediyor. Doğrusu filmin tuzu biberi oluveriyor.

Monia Chokri, Niels Schneider ve Xavier Dolan oyunculuk adına iyi bir kimya yakalıyor. Akıllara zarar güzellikte olan filmin finalinden bahsetmemek haksızlık olur. Hikayenin temasını en iyi şekilde ifade ediyor. 

Ek olarak meraklısına bu filmde Xavier Dolan'ın kostümlere de el attığını söyleyelim. 


Laurence Anyways (2012)

"Toplumdan dışlanmamış bir kişi, sadece sınırdakilerin değil, normal olduğunu iddia eden insanların da haklarını ve değerlerini sorgulayacaktır."  
Xavier Dolan önceki filmlerinde her ne kadar kimlik buhranları ile ilginlense de bunu filmlerin merkezine yerleştirmemişti. Daha çok bunlar ana iskeleyi güçlendiren yan öykülerdi. Dolan ilk kez tüm büyüsünü bu yönde kullanmaya çalışıyor. Laurence Anyways, toplumun ötekileştirdiği bir transeksüellin dönüşüm safhasını irdeliyor.  

30 yaşına kadar erkek bedeninde yaşayan Laurence buna daha fazla dayanamayıp hayatında radikal kararlar alıyor. Bu haberi annesi ve sevgilisiyle paylaşan Laurence için farklı bir dünyanın kapısı açılmıştır. 

Dolan, Laurence Anyways ile derdini 1989 yılından başlayarak 10 yıllık bir dönemi üç farklı durakta uzun molalar vererek anlatıyor. Bu dönemlerde Laurence ve sevgilisinin ayrı ayrı perspektiflerinden çıkarımlarda bulunmakla kalmıyor, ikilinin değişen hayatlarını aynı hassasiyettle izliyoruz. Hayali Aşklar filminde olduğu gibi tutkulu bir aşk profili çizen genç yönetmen dönemin transeksüellere karşı çizgisini de anlatmayı ihmal etmiyor. 

Laurence Anyways'le Xavier Dolan önceki işlerine kıyasla çok daha zorlu bir sinema olayına el atıyor. Dolan'ın iyiden iyiye karamsar ve ciddi bir havaya büründüğü bu filmde, 168 dakika seyirciyi sınar nitelikte. Hatta ilk iki filmini beğeniyle izleyen seyirciler bile bu filme sırtını dönebilir. Bunun tek nedeni uzun süresi ya da o uzun süreyi doldururken ilgiyi ayakta tutamaması. Dolan'ın toplumun transeksüellik bakışı üzerindeki hassasiyeti anlaşılıyor ve çok şey şey anlatmak istiyor. Fakat o uzattıkça hikaye bizi biraz boğmaya başlıyor. Laurence Anyways'in kurgusunda çok daha cesur olup konuyu dağıtan sahneleri makaslamalıydı.  

Melvil Poupaud'un samimi, Suzanne Clément'in baş döndürücü performansları başta olmak üzere oturmuş bir cast çalışması izliyoruz. Yine hemen her sahnede müzik kullanan Dolan'ın tercihleri yerinde. 

...

"İnsanlar filmde fazla müzik olduğunu düşünebilirler ama benim için durum böyle değil. Bana göre, müzik filmin ruhudur."

Xavier Dolan'ın çok fazla müzik kullanıyor eleştirisine gelirsek, bence bu bir tercih meselesidir. Michael Haneke gibi örnek verebileceğimiz bazı sinemacılar müziğin bir ajitasyona dönüşeceğini düşünerek müzik kullanımından kaçınırlar. Dolan'ın işin kolayına kaçtığını düşünmüyorum. Bilakis mizansenleri ve diyalogları oldukça güçlü ve bunu müzikle desteklemesinde herhangi bir sorun görmüyorum. Hatta bazı parçaları duymaya başladığında onlara sahne yazmaya başlarmış. Bence filmlerine yansıyan, etkileyici bir method.


Yazıyı noktalamak gerekirse Xavier Dolan'ın bu genç yaşta diyaloglardaki hakimiyeti, müzik ve kostümlerdeki naif dokunuşları düşman çatlatacak cinsten. Ayrıca kendisinin kamera önüne yakıştığı belirtmek gerek. Şu anda gelecek vaat eden önemli yönetmenlerinden. Bu genç yönetmenle hala tanışmadıysanız sesine kulak vermenizi salık veririm. Kendisi ile ilgili tek endişem bir süre sonra kendini tekrarlaması. Belki de bunlar benim kafamdaki küçük, yersiz kuruntulardır. 

Son olarak tek temennim, kendisinin de bir röportajında değindiği 'bir zamanların mucize çocuğu' olmaması. 

Buyrun, sizi Dalida'nın seslendirdiği Bang Bang parçasıyla başbaşa bırakalım.

Röportajdan Alıntılar:
Avrupa Sineması: http://avrupasinemasi.blogspot.com/2013/02/xavier-dolan-roportaj.html

Devamını oku...

7 Temmuz 2013 Pazar

Only God Forgives

"Şeytanla tanışmanın vakti geldi."


Geçtiğimiz ay Cannes Film Festivali'nde gösterime giren, bazı sinema eleştirmenleri tarafından yerin dibine sokulan hatta yuhalanan Only God Forgives için umutlarımı son dakikaya kadar korumayı başarmıştım. Nasıl ümidimi kesebilirdim ki? Nihayetinde filmografisinde küçük çaplı uyuşturucu çetelerini başarılı bir şekilde anlatan Pusher Üçlemesi, kişisel favorim Bleeder, aparatif biyografisi Bronson ve 2011 yılının güzellemelerinden Drive vardı. Deneysel çalışması Fear X ve mitolojik esintiler içeren tablosu Valhalla Rising'i biraz zayıf halkalar olarak görsem de sonuç olarak karşımızda işin ehli bir yönetmen vardı. Ne yazık ki Sadece Tanrı Affeder iddiasında sonuna kadar haklı çıkıyor. Bu kadar büyük beklentilerin boşa çıkmasını ancak Tanrı affeder.
Only God Forgives, Bangkok banliyölerinden birinde geçen suç hikayesidir. Julian'ın kardeşi Billy dövülerek öldürülmüştür. Julian bu işin sır perdesini çözmek için işe koyulur. Yalnız önüne beklemediği bir hikaye gelir. Ve intikamı bir kenara bırakır. Bu olaylar üzerine Bangkok'a gelen annesi, Julian'dan Billy'nin intikamını alması için baskı kurar. İki taraflı başlayan çatışmalar köklü sonuçlar doğuracaktır.

Refn'in Sadece Tanrı Affeder'i baştan aşağı yaratırken önceki filmlerinden yararlandığı açıkça görülüyor. Merkeze bir 'Tanrı' modeli olarak Chang'i yerleştiriyor. Polis olan Chang kanunların dışında kendi adeletini dağıtıyor. Adaletinin en can alıcı sosu şüphesiz ki şiddetin ta kendisi. Uç noktalara varan bu şiddet sosu Kill Bill'in özünü benimsiyor. Benzer bir fikre aslında 2003 yılında Refn, Fear X filmiyle değinmişti. Polisin üst düzeyinde oluşan illegal bir oluşumun, kendi misyonunu yaratıp, bu misyona ters düşenleri katletmelerini anlatıyordu. Yine Pusher üçlemesi ile uyuşturucu şebekelerine değinen Refn, Bangkok arka sokaklarına bunu da modifiye etmeyi ihmal etmiyor. Filmde yer alan Uzak Doğu Dövüş Sanatları da işin cabası oluyor.  
Uzun bir sessizlikle başlayan Sadece Tanrı Affeder, ilk handikapını burada veriyor. Bu giriş sahnelerinin literatürü yönetmenin 2003 yapımı Fear X'i olsa da bir süre sonra David Lynch'in sürrealist tavrına kadar varıyor. Bunun bir dezavantaj olmasının en önemli nedeni hikayenin önünü tıkaması. Daha ilk dakikalarda bu kurgu tercihi nedeniyle duvara tosluyoruz ve hikayenin içine girmekte zorlanıyoruz. İlerleyen dakikalarda hikaye, boğucu havasından biraz kurtulup hem bize hem de kendisine rahat bir nefes aldırsa da malesef bu uzun soluklu sürmüyor ve aynı ağa bir daha takılıyoruz. Ve bildiğiniz senaryo duruyor. Zaten o dakikadan sonra ortada bir hikaye olmadığını da anlıyorsunuz. 

Nicolas Winding Refn'in en büyük kozu filmin teknik işçiliği. Bronson ve Valhalla Rising ile başlayan mizansenleri olabildiğince stilize etme takıntısı Drive'da oldukça oturmuştu. Only God Forgives'te ise zirveye oynuyor. Görüntü yönetimi kelimenin tam anlamıyla büyüleyici. Refn'in diğer bir büyük desteği Cliff Martinez'in baştan çıkaran soundtrack parçaları oluyor. Bir de fevkalade ses miksajı ekleyin, daha ne olsun! Buna rağmen açıkçası Refn'in bazı mizansenlerinde yapmacık olduğu gözden kaçmıyor. 
Julian, Drive'daki Sürücü karakteri ile hemen hemen aynı özellikleri taşıyor. Bu yüzden Ryan Gosling'in oyunculuğu biraz kopyala-yapıştır misali duruyor. Burda hepten sessizliğe bürünüyor. Karakterle ilgili fazla detay da olmadığı için Julian'ın içinden geçen fırtınalara da tam tanık olamıyoruz. Otoriter ve merhametsiz bir anneyi canlandıran Kristin Scott Thomas bir şekilde beyazperdede etkisini bırakıyor. Ben daha çok Vithaya Pansringarm'in performansını beğendim. 

"İyi senaryodan kötü bir film çıkabilir ama kötü bir senaryodan iyi bir film çıkmaz." mantalitesinin en güzel örneği Only God Forgives. Velhasıl, Nicolas Winding Refn'in cephesinde yeni bir şey yok! 


B-


Son olarak sizi filmde yer alan PROUD'ın Tur Kue Kwam Fun şarkısıyla baş başa bırakıyorum.





Devamını oku...

14 Mayıs 2013 Salı

Korsanlar: Kayıp Hazine

Yazan: Cenk Kılıç
https://twitter.com/crowfuu

Macera türünün tutkunları için korsanlar beyazperdenin olmazsa olmazlarından sayılır. Bu nedenle Karayip Korsanları serisi baya bir fan kitlesi oluşturmayı başarmıştır. Uçuk karakterler, kılıç savaşları, yakışıklı jönler, güzel kadınlar, deniz efsanleleri, yelkenli gemi çatışmaları, fantastik akrobasiler, yeni keşifler ve zalimlere karşı özgürlük mücadeleleri belirli bir seyirci kitlesinin hep ilgisini çekmiştir. Şimdi ki zamanda hemen hemen deniz korsanlığı eski dönemlere benzememekle ya da olanaksız bir uğraş olarak kabul edildiği için özgürlükçü ve maceracı bir fantezi modeli olarak bizlere miras kalmıştır.

Hayatın tekdüzeliğinden uzaklaşmak adına iki saatlik bir deniz serüveni birçok kimsenin düşlerini süslemekte. Hem denizlerde rom şişesiyle keyif çat, elin malına, mücevherlerine el koy, güzel kadınları esir al, onlarla gönül eğlendir sonra rehine karşılığında fidye al, ne kadar kanun nizam varsa hepsini ihlal et. Oh, yarasın. Korsanların hayatı bu kadar kolay olmadığı aşikar ama sonsuz özgürlük için hangi maceracı bu zorluklara katlanmaz ki. Medeniyette şehir yaşamı sürmeye alışmış bizler bu zorluklara katlanmayız, onun yerine kıçımızla koltukları ısıtıp beyazperdeyi izlemeyi yeğliyoruz, zira böylesi daha kolay.
Karayip Korsanları filminde kullanılan Siyah İnci
1935'de Captain Blood ve Erol Flynn ile başlayan korsan çılgınlığı Flynn'nın The Sea Hawk filmiyle devam etmiştir. Erol Flynn hareketli ve küstah korsan çizgisiyle seyircileri kendisine hayran bırakmıştır . Tabii şimdiki zamana göre bu filmlerin gayet klişe ve aptalca gelmeleri olasıdır. Ancak 1952'de gösterime giren The Crimson Pirate filmini tüm klişere rağmen takdire şayan olduğu gibi birçok korsan filmine de öncü olmuştur.
The Crimson Pirate (Korsanlar Kralı), 18. yüzyılda aklını ve cesaretini kullanarak zalim bir İspanyol asiline karşı koyan korsan Kaptan Vallo'nun hikayesidir. Başrollerde Burt Lancaster ile Nick Cravat öyle bir oyunculuk örneği ortaya koyuyorlar ki yıllar sonra izleseniz de gördüklerinizden haz alıyorsunuz. Oyuncu Burt Lancaster cidden muhteşem bir karakter oyuncusudur. Burt Lancaster film dünyasına sirkten katılmıştır. Lancaster sirkte bir akrobatken hareketli filmlerle kendisini seyirciye sevdirmeyi başarmıştır, ama tüm bu akrobasinin yanında karizmasıyla ve usta oyunculuğuyla ışık saçan bir aktördü.
Robert Stevenson'un meşur kitabından uyarlanan Hazine Adası (Treasure Island, 1950) filmini de unutmamak gerek. Gerçi Treasure Island, The Goonies (1985) ve Hook (1991) gibi yapımlar daha çok çocuklara hitap ediyor.

Tarihi fona bürünen  denizci ve korsan halklardan biri de Vikingler (The Vikings -1958) dir. Vikingler oldukça tutkulu ve ihtiraslı bir klişeler silsilesinden ibarettir. 

Walt Disney Stüdyoları da korsan filmlerini pek sever. Karayip Korsanlar: Siyah İnci'nin Laneti gibi filmleri çevirmeden Stevenson'un yönetmenliği ve Peter Ustinov'un başrolü eşliğinde Blackbeard's Ghost (1968) adında bir korsan komedyası çekilmiştir. Akıllı otomobil Herbie gibi bu da gayet eğlenceli ve neşeli bir serüveni anlatmaktadır.

Bu korsan filmlerin yanında korsan filmi olmayıpta ama macera ruhuna uygun, ünlü romanlardan uyarlanan "The Three Musketeers" (1993) ve "Monte Kristo Kontu" (2002) nu da izlemenizi öneririm.
Son olarak Roman Polanski'nin eleştirmenler tarafından pek sevilmeyen Pirates (1986) filmini anmak isterim. Bana göre bu filmde eleştirmenler Polanski'ye biraz haksızlık yaptı, zira kötü bir film değil hatta Walter Matthau'un garip espri anlayışıyla eğlenceli bile sayılır. Gerek kostümler gerekse kurgu dönemine uygun.

Somali'li korsanları korsandan saymazsak bu adamların soyu tükenmiş gibi bir şey,onun için elinize geçirdiğiniz bir korsan filmi varsa izleyiniz efenim. :)
Devamını oku...

5 Mart 2013 Salı

2012'nin En İyi 10 Filmi

2012 filmlerini yavaş yavaş bitirmeye başlıyoruz. Aslında çoğu sinefil listelerini yıl sonunda yayınlıyor. Fakat o zaman çoğu yapımları izlemediğimiz için ve ben listeleri yapım yılına göre yaptığım için genelde benim listelerim bu vakitlere sapıyor. İyi-kötü ortaya bir liste çıktı. Başlığı 'en iyi filmler' atmama rağmen bunlar kesinlikle benim kişisel tercihlerimdir. O kısım işin biraz gösteri kısmı:) Lafı uzatmadan buyrun benim 2012 yılı favori filmlerim.




1. The Master
II. Dünya Savaşı'nda deniz donanmasında görev yapan Freddie Quell savaşın bitmesiyle toplum içine karışır. Yalnız toplumsal normlardan uzak ve başına buyruk davranışları insanlarla arasına bir duvar örmektedir. Freddie Quell'in yolu yeni oluşumunu tamamlamaya başlayan The Cause Tarikatı'nın lideri Lancaster Dodd ile kesişir. The Master bu ikilinin usta-çırak ilişkileri ve dostlukları üzerine bir film. Usta yönetmen Paul Thomas Anderson'ın 65 mm peliküle tercihiyle ortaya enfes bir görüntü işçiliği çıkıyor. Joaquin Phoenix, Philip Seymour Hoffman ve Amy Adams'ın harikulade oyunculakları, Jonny Greenwood'un deneysel çalışmaları ile benim için geçtiğimiz yılın en iyi işi. Paul Thomas Anderson bir kez daha ne kadar büyük bir sinemacı olduğunu kanıtlıyor. 


2. Holy Motors
Holy Motors için kullanacağım en uygun cümle herhalde yılın en iddialı yapımı olduğudur. Leos Carax'ın öyküsünde birden fazla türün haşır neşir olduğunu görüyoruz. Sürrealist bir tavır takınan yönetmen yer yer Godard filmlerinin estetiğinde bir seyir sunuyor. Holy Motors akıl almaz güzellikteki finaliyle adeta devleşiyor. Denis Lavant'ın kılıktan kılığa girerek büyüleyici bir etkide bıraktığı aşikar.  

3. Moonrise Kingdom
 Sinemasından fazlasıyla feyz aldığım yönetmenlerden biri olan Wes Anderson'ın yeni şaheseri Moonrise Kingdom, 1965 yazında Suzy ve Sam'in masum aşkı(her ne kadar çocuklarımız için bu kelime iddialı olsa da) üzerine öyküsünü inşa ediyor. Wes Anderson içindeki çocukluğu her filminde hissettiriyor. Fakat bu sefer çocukları ön plana çıkararak inanılmaz bir büyü yakalıyor.  Tabi Anderson ve sanat ekibi yine baş döndürüyor. Ayrıca muhteşem bir ensemble var karşımızda. 2012 yılının en keyifli filmlerinden biri desem yanılmış olmam. 

4. Amour
 Michael Haneke ve onun zor sinemasından fazla hazetmeyen sinefiller için yılın zor filmlerinden biri. Seversiniz ya da sevmezsiniz fakat kabul etmek gerekir ki Haneke büyük bir sinemacı. Baştan beri suç türündeki filmlere ayrı bir ilgim vardır. Bu yüzden Haneke'nin sinemasına belki daha fazla aşinayım. Amour felç geçiren Anne ve ona bakmakla yükümlü kocası George'un hikayesi. Her ne kadar Haneke sinemasını yumuşattı eleştirileri alsa da ben diğer filmleri kadar sert olduğunu düşünüyorum. Emmanuelle Riva ve Jean-Louis Trintignant'ın performansı görülmeye değer. Şunu da belirteyim. Amour'un üzerimdeki etkisi başta çok güçlüydü. Zaman geçtikçe bu etkinin azaldığını söyleyebilirim. Bu yüzden sıralamada biraz daha geriye düştü. 

5. Dupa dealuri
 4 Ay, 3 Hafta, 2 Gün filmiyle Altın Palmiye kazanan Cristian Mungiu yine kadınların dünyası üzerinden toplum, ahlak ve bu ikisinin oluşturduğu normlara bir bakış açısı getiriyor. Bunun ortasına da din olgusunu yerleştirerek körü körüne inancın ve cehaletin nerelere gidebileceğine bir işaret niteliğinde. Cannes'ta oyunculuk ödülünü paylaşan Cosmina Stratan ve Cristina Flutur'u minimalist oyunculukları filmin artılarından. 

6. Django Unchained 
Mevzu bahis sinemanın çılgın çocuğu Quentin Tarantino olunca herkes ister istemez bir beklentiye giriyor. Spagetti Western türünde olan Django Unchained mizahıyla, zengin oyuncu kadrosu ve müzikleriyle yılın en ilgi gören yapımlarından biri. Jamie Foxx'un iyi oyunculuk kotardığı filmde Christoph Waltz ve Leonardo DiCaprio karşılıklı sahnelerde işi bir şova dönüştürüyor. Akademi bu yıl Leonardo DiCaprio'ya ödül vererek sırtından büyük bir yükü kaldırma fırsatını elinden kaçırdı diyebiliriz. Filmin bir eksiği varsa o da bazı diyalogların fazla uzatılması.  

7. Beasts of the Southern Wild 
Beasts of the Southern Wild herhalde geçtiğimiz yıl herkesin en çok ortak kanaat getirdiği film. Hepimiz filmi çok sevdik. New Orleans'ta medeniyetten uzak Bathtub adındaki bir adada yaşayan bir kız ve babanın öyküsü. Küçük bütçesine rağmen devasa bir fantastik film havasında olan film küresel ısınma ve sistem eleştirisi nedeniyle özel bir yerde duruyor. Bir ilk film adına oldukça başarılı. 9 yaşında Oscar'a aday olan tatlı mı tatlı Quvenzhané Wallis filmin güzelliklerinden biri. 

8. The Perks of Being a Wallflower
 Harry Potter serisiyle büyümüş biri olarak Emma Watson'ın bundan sonra ki kariyeri elbette benim için bir merak konusu. Bu yüzden projeyi en başından beri takip ediyor ve filmi bekliyordum. Buna rağmen ortaya böylesine güzel bir işin çıkacağını açıkçası beklemiyordum. The Perks of Being a Wallflower benim için yılın en güzel sürprizlerinden biriydi. Logan Lerman, Emma Watson ve Ezra Miller'ın müthiş bir kimyası var. Filmi bildiğimiz ucuz gençlik komedilerinden ayrıksı tutan yanı mütevaziliği ve aşırıya kaçmaması. Bünyesinde karamsar lise gençliği, uyuşturucu, travmalar ve eşcinsellik gibi düzgün anlatmazsanız elinize yüzünüze bulaştıracağınız hassas konuları öyle tasarruflu kullanıyor ki ortaya tadından yenmez bir film çıkıyor. Kitabın yazarı ayrıca filmin yönetmeni. Bu yıl cidden kitabını okumak istediğim filmlerin başında geliyor. 

9. Barbara
 Alman sinemacı Christian Petzold'un bu filmini izlemeden önce açıkçası hiçbir beklentim yoktu. Gelin görün ki karşımızda geçtiğimiz yılın en güzel yapımlarından biri var. Hikayemiz 1980 yılında Doğu Almanya'da geçiyor. Barbara geçmişini bir kenara bırakıp hayatında yeni bir sayfa açmak için büyük bir mücadeleye giriyor. Gelecek üzerine yaptığı planlar dönemin politik gerilimi nedeniyle her an sekteye uğrayabilir. Özellikle karakterin finalde yaşadığı iç çatışma insanı derinden etkiliyor. 

10. Tabu
Miguel Gomes'in iki bölüm halinde anlattığı filmde ilk bölüm 'Kayıp Cennet'.  Burda Aurora'nın son günlerine tanık oluyoruz. Kumar bağımlılığı olan, gittikçe paranoyaklaşmaya başlayan Aurora'nın çevresinde bir tek hizmetçisi ve komşusu vardır. İkinci bölüm olan 'Kayıp Cennet', Aurora'nın geçmişine gidiyor. Afrika'da geçen bu bölümün akıllarda yer edeceği aşikar. Arka planda sadece anlatıcının ve doğanın sesini kullanan Gomes eşsiz bir sinema zevki sunuyor. Yönetmen ilk bölümde hafif yalpalanan seyiri ikinci bölümle çok iyi toparlıyor. 
Devamını oku...

25 Şubat 2013 Pazartesi

Oscar'ın Ardından (2013)

85. Akademi Ödülleri'ni geride bırakırken herkes gibi ödül töreni sonrası bir gevezelikliğe bürünmüş durumdayım. Organizasyonla ilgili pek eksikliklere değinmem ama Allah aşkına bu sene ki aralardaki şarkı performansları neydi öyle? Hepimizi yeterince baydı ve enerjimizin büyük çoğunluğunu aldı. Onun dışında ödül töreni ortalama bir seyirlikteydi. Her ne kadar  bu sezon sürprizlerle geçse de genel olarak törende ödüller beklenen isimlere gitti. Birkaç ödül dışında dağılımdan açıkçası memnun değilim. Tam anlamıyla vasattı. Ama oturup sızlanmanın anlamı da yok. Hollywood işte onsuzda yapamıyoruz. 
'En İyi Film' ödülü beklediğimiz gibi Argo'ya gitti. Argo ortalama bir film. Bu ödülü hakettiğini söylemek pek güç. Kategorilerde ondan çok daha iyi filmler olmasına rağmen artık bu tür şeyler alışılır bir durum aldı. 
En İyi Yönetmen'in Ang Lee'ye gitmesi konusunda itirazlarım var. Filmi öncelikle pek sevemedim. Açıkçası Akademi'ninde biraz görselliğe tav olduğunu düşünmekteyim. Bence bu ödülü alması gereken isim David O. Russell idi. 
En İyi Erkek Oyuncu ödülü Daniel Day-Lewis'e gitti. Aktör bu dalda bir tarihe de imza attı. Akademi tarihinde 3. Oscar'ını alan tek erkek oyuncu oldu. Bu ustadı sevmeyen var mıdır? Her yeni filminde bir oyunculuk dersi çıkarıyor. Ben Joaquin Phoenix tercih edilebilir yazdım.  Ama bu ödüle açıkçası karşı çıkmak akıl karı değil. Ayrıca bu unvanı günümüzde taşıyabilecek birkaç isimden biri. Konuşmasını da zevkle dinledim. Kutluyorum kendisini ve ayakta alkışlıyorum. 
En İyi Kadın Oyuncu ödülü genç yeteneğimiz Jennifer Lawrence'ın oldu. Filmi izlemeden önce önyargılı olsam da hem filmi beğendim hem de performansını. Desteklediğim bir ödüldü. Kendisi adına sevindim. Ödülü alırken küçük bir kaza yaşadı ama heyecanı görülmeye değerdi. 
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu ödülünün Christoph Waltz'a gitmesi biraz şaşırtıcı. Çok yakın bir zamanda bu ödülü almıştı zaten. Ne kadar performansına bayılsam da Inglourious Basterds'taki rolüne yakın bir işti. Üstelik zaten o performansla ödülü almıştı. Bu durumda bence Leonardo DiCaprio aday gösterilip ödül ona verilebilirdi. Hem Akademi'de sırtından bir yükü kaldırmış olurdu.
En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu'da Anne Hathaway'in kazanmasını beklemeyen yoktu herhalde. Tahminlerimde kim almalı kısmına Amy Adams yazdım ama ben daha Sefiller'i izlemedim. Biraz haksızlık yaptım. Performansını bir görmek lazım.

En İyi Uyarlama Senaryo, Argo'ya gitti. Silver Linings Playbook'u tek geçerdim burda.

En İyi Orjinal Senaryo, Django Unchained'e gitti gitmesine ama Moonrise Kingdom benim açık ara favorim. Quentin Tarantino'ya habire senaryo ödülleri vermeyi bırakında bir ara yönetmenlik ödülü verin. 

Teknik kategorilerde 1-2 sürpriz çıktı. En İyi Ses Kurgu'su ilginçtir eşit oy alması nedeniyle Zero Dark Thirty ve Skyfall'a gitti. Ben tahminimde Life of Pi demiştim ama hakedenin Zero Dark Thirty olduğunu yazmıştım. Ödülü almasına sevindim. Onun dışında sürpriz yapan diğer kategori En İyi Sanat Yönetimi. Ödül Lincoln'a gitti tabi büyük bir işti kabul ediyoruz ama Les Misérables'ın şansı daha fazla gözüküyordu.

Yaptığım 21 tahminde 16'sı tuttu. Geçen sene bu 19/12 şeklindeydi. Umarım diğer yıllarda daha iyi tahminlerde bulunuruz.

Çuvalladığım Kategoriler:
En İyi Yönetmen
Tahminim: Steven Spielberg
Ödülü Alan: Ang Lee
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu
Tahminim: Robert De Niro
Ödülü Alan: Christoph Waltz
En İyi Animasyon
Tahminim: Wreck-It Ralph
Ödülü Alan: Brave
En İyi Sanat Yönetimi
Tahminim: Les Misérables
Ödülü Alan: Lincoln 
En İyi Ses Kurgusu: 
Tahminim: Life of Pi
Ödülü Alan: Zero Dark Thirty - Skyfall

Benim diyeceklerim bu kadar. Birde unutmadan çoğu blogger kendi ödüllerini dağıtmaya başlayacak. Geçen sene yapmadım ama bu sene bende modaya uyacağım herhalde. Kendi seçimlerimi yayınlamayı düşünüyorum. Ne zaman olur ya da yapar mıyım şimdilik belirsiz. Öyle bir durumda haberiniz olur. 

Görüşmek dileğiyle...
Devamını oku...

85. Akademi Ödülleri Sahiplerini Buldu


En İyi Film: Argo
En İyi Yönetmen: Ang Lee
En İyi Erkek Oyuncu: Daniel Day-Lewis
En İyi Kadın Oyuncu: Jennifer Lawrence 
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu: Christoph Waltz 
En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu: Anne Hathaway
En İyi Uyarlama Senaryo: Argo
En İyi Özgün Senaryo: Django Unchained (Quentin Tarantino)
En İyi Görüntü Yönetmenliği: Claudio Miranda(Life of Pi) 
En İyi Kurgu: Argo
En İyi Kostüm: Anna Karenina
En İyi Makyaj: Les Misérables
En İyi Sanat Yönetimi: Lincoln
En İyi Görsel Efekt: Life of Pi
En İyi Kostüm: Anna Karenina
En İyi Yabancı Film: Amour
En İyi Ses Kurgusu: Zero Dark Thirty - Skyfall
En İyi Ses Miksajı: Les Misérables
En İyi Müzik: Life of Pi
En İyi Özgün Şarkı: Adele-Skyfall
En İyi Belgesel Film: Searching for Sugar Man
En İyi Kısa Film: Curfew 
En İyi Kısa Belgesel: Inocente
En İyi Kısa Animasyon: Paperman 
En İyi Animasyon: Brave
Devamını oku...