25 Aralık 2012 Salı

Amour

Not: Ağır dozda spoiler içerir. 
Bu sene Cannes Film Festivali'nde Altın Palmiye kazanan Amour yılın en dikkat çekici işlerinden biri. Yönetmen Michael Haneke'de olunca bizi yine zor bir sinema deneyimi bekliyor. Amour, orta sınıftan iki yaşlı insanın geçirdikleri zor bir dönemi anlatıyor. Anne, felç riskiyle karşı karşıyadır ve ameliyat edilmesi gerekmektedir. Ameliyat başarılı geçmez ve kısmi felç geçirir. Eşi Georges bakımı için bütün sorumluluğu üzerine alacaktır. Bu andan itibaren önümüzde çetrefilli bir yol başlıyor. Her ne kadar filmin teması aşk ve fedakarlık olsa da Haneke sert üslubuna devam ediyor. 

Michael Haneke önceki filmlerinde olduğu gibi yine burjuva sınıfı ile uğraşmaya devam ediyor. Anne ve Georges'un hayatlarına baktığımızda dışarıya karşı kendilerini soyutladıklarını görürüz. Elbette hastalığında bunda etkisi oluyor.  Fakat insanlarla olan ilişkilerinin çokta samimi olmadığı hissediliyor. Bu içe kapalılıkla Haneke hastalığın sınıfsal farklar üzerinde etkisini de irdelemiş oluyor.  Neredeyse filmin tamamı tek mekanda geçmesine rağmen kurulan olay örgüsü bir ustalık işi. Bundan dolayı karakterler ile öyle özdeşleşiyoruz ki onların duygularıyla hareket etmeye, hatta onlar gibi tepki vermeye başlıyoruz. Nitekim kızları bu hissiyatı belirgin hale getiriyor. Kızın varlığı bir süre sonra bizi rahatsız etmeye ve sinirlerimizi bozmaya başlıyor. Rahatsız edici sineması da daha ilk dakikalarda sinyalini veriyor. Girişte bir musluğu açık bırakma sahnesi var ki gerim gerim gerilmemizi sağlıyor. Senaryo ilerledikçe yaşadığımız bu anlarda artıyor. 
Georges girdiği ağır yükün altından fedakarlıkla çıkıyor. Belki bazıları buna karşı çıkabilir. Çünkü sonunda eşinin yaşamına kendi eliyle son veriyor. Georges attığı her adımda eşinin isteğini yerine getiriyor. Eşine ne olursa olsun onu hastaneye götürmeyeceğine söz vermesi, kızını ondan uzak tutmaya çalışması bunu destekliyor. Bir süre sonra hastalığından dolayı Anne'ye su bile işkence gibi geliyor. Hatta Georges "Ölmeyi mi istiyorsun?" diye tepki veriyor. Sonuçta artık eşinin acı çekmesini istemiyor. Ne kadar zor olsa da Anne'in acılarını bitiriyor. Farklı ellerde çok dramatize edilebilecek bu vakayı Haneke oldukça yalın sunuyor. Hollywood-vari yöntemleri kullanmadığı içinde herkes üzerinde kalıcı etki bırakmayabilir.  Ek olarak Michael Haneke'nin güvercin metaforu oldukça konuşuluyor. Sahne olarak çekimi gerçekten mükemmel. Bende izlediğimde ister istemez farklı anlamlar yüklemeye çalıştım. Okuduklarım arasında güzel düşünceler var. 

Jean-Louis Trintignant ve Emmanuelle Riva'nın oyunculukları harikulade. Emmanuelle Riva'nın Oscar'da 'En İyi Kadın Oyuncu' kategorisinde adaylık şansı yüksek. Jean-Louis Trintignant'ında adaylık almasını isterdim. Fakat şu an ödül sezonunda ismi hiç anılmıyor. Ayrıca 'En İyi Yabancı Film' kategorisinde yarışı baya zorlayacaktır. 

Amour, Michael Haneke'nin sarsıcı sinemasının bir ürünü. Ve "Sıradaki" diyorum. 

A

Devamını oku...

21 Aralık 2012 Cuma

The Perks of Being a Wallflower

Alt türlerden biri sayılan gençlik filmleri zamanında pek bir rağbet görmüştü. Ortaya çok fazla niteliksiz film çıkmasıyla türe karşı ister istemez bir önyargı oluştu. Arada çıkan birkaç yapım bu önyargıları azaltmayı başardı. The Perks of Being a Wallflower onlardan biri oluveriyor. Aslında film aynı adı taşıyan kitap uyarlaması ve Amerika'da oldukça popüler olan bir kitap. Bu denli sevilen kitapları uyarlamak büyük risk. Kitabın yazarı Stephen Chbosky senaristlik ve yönetmenlik koltuğunu devralıp ortaya enfes bir iş çıkarmış. Filmi ilk saniyesinden son saniyesine kadar büyük bir keyif alarak izledim. 
Charlie geçmişte yaşadığı ağır travmaları geride bırakarak liseye başlar. Utangaç, başkalarıyla iletişim kurmakta zorlanan ve içine kapanık biridir. Okulda üst sınıflardan bir grup ile tanışınca hayatı yeniden şekillenmeye başlıyor. Tabi Charlie'de onların yaşamlarında önemli bir yer kaplıyor. Kulağa belki çok basit bir hikaye gibi gelebilir. Gençliğin çoğu buhranlarını burada da görüyoruz. Aşklar, kalp kırıkları, gözyaşı, ağır travmalar, ... Bu büyüme öyküsünü türün vasat filmlerinden ayrıksı tutan yanı herhangi bir abartıya kaçmaması. Her şey olması gerektiği gibi ilerliyor ve gücünü tamamiyle mütevaziliğinden alıyor. 

Stephen Chbosky projeye başladığında içten içe hem sevinmiştim hem de birkaç endişeye kapılmıştım. Sonuçta kendi yazdığı eseri katletmezdi.  Ama daha önce sadece bir kez yönetmenlik deneyimi yaşadığı içinde endişeye kapılmıştım. Bu endişeler birkaç önyargı olarak kaldı. Chbosky'ın atmosferi çok iyi kurduğunu düşünüyorum. 90'ların havasını hissedebiliyorsunuz. Başarılı şarkı seçimleriyle de tadından yenmez bir film olmuş. Soundtrack albümünün müptelası oldum bile. 'Come On Eileen' parçasını özel olarak tavsiye edebilirim. 
Oyunculukları çok beğendim. Logan Lorman canlandırdığı karakterle inandırıcı. Bence altından hemen kalkılabilecek bir rol değil. Projeyi baştan beri takip etmemin yegane sebebi olan Emma Watson'ın Harry Potter'dan sonra ki kariyerine bu denli başarılı adımlarla devam etmesi sevindirici. Amerikan aksanını konuşabilmek için baya zorlandığını söylüyor. Doğrusu ekranda göz kamaştırıyordu. Ezra Miller'a gelirsek son yıllarda iyi bir ivme yakaladı. We Need to Talk About Kevin'den sonra bu filmle de adından baya söz ettirecek. Hikayenin en neşeli karakteri. 

Kitabı muhtemelen Türkçe'ye çevrilir. Mutlaka okumak istiyorum. Filmi tekrar izleyeceğime eminim. The Perks of Being a Wallflower, Beasts of the Southern Wild gibi yılın süprizlerinden biri. Bence durmayın son yılların en iyi büyüme öykülerinden biri sizi bekliyor. 

A-
Devamını oku...

14 Aralık 2012 Cuma

Beasts of the Southern Wild

Geçtiğimiz günlerde İstanbul'a gelen Robert Redford'un Yekta Kopan'la gerçekleştirdiği röportajda şu sözleri dikkat çekmişti: ‘‘Sinema sektörü eskiye göre çok farklı bir hal aldı. 1980 ve öncesindeki Hollywood daha sağlıklıydı çünkü Hollywood adını verdiğimiz ana sinema akımı dahilinde büyük yapımlar haricinde küçük filmler de çekiliyordu. Ancak 1980 ve sonrasında Hollywood daha merkezi bir hal aldı ve küçülmeye başladı. Hollywood’un değişiminin temelinde gençlik pazarını takip edip, daha merkezi bir hal alması vardı. Sonuçta Hollywood bir ticaret sektörü. Her zaman da böyle oldu.’’ Usta isim son derece hassas bir konuya değiniyor. Artık sinema sektörü ticari kaygılardan dolayı derin yaralar alıyor. Sinemaya dair bir şeyler yapmaya çalışan bağımsız yapımlar bazen vasat geçen yılların tek kurtarışları oluyor. Okyanusta hayatta kalmaya çalışan küçük balıklar misali ortaya çıkan bağımsız yapımların mütevazi duruşları doğrusu örnek alınacak cinsten.

Bildiğiniz gibi Robert Redford,  Sundance Enstitüsü'nün kurucusu ve her yıl bu kurumca düzenlenen Sundance Film Festivali'ninde arkasındaki isim. Bağımsız yapımların en büyük destekçilerinden biri.  Sundance Enstitüsü desteği ile çekilen Beasts of the Southern Wild, Sundance Film Festivali'nde Büyük Jüri Ödülü'nü aldığından beri ortalığı kasıp kavurdu.
Beasts of the Southern Wild şu ana kadar izlediğim yılın en iyi filmlerinden biri. New Orleans'ta medeniyetten uzak Bathtub adındaki bir adada yaşayan bir kız ve babanın öyküsü. Hushpuppy annesiz büyüyen bir kız çocuğudur. Haliyle babasına bağlı bir karakterdir. Yaşamları gereğince de kısmen babasından bağımsız yaşamaktadır. Babasının hastalığı yüzünden kendini ondan uzak tutması ve güçlü olmasını istemesi üzerine Hushpuppy kendini farklı bir evrede bulur. Küçük yaşına rağmen olayları idrak etmeye ve sindirmeye çalışması, bunun verdiği tepkiyle öfkesine yenik düşmesi hayal ile gerçek arasındaki dengenin müthiş bir dramasını oluşturuyor. Benh Zeitlin sadece bununla da yetinmeyip medeniyetin vahşi yaşam üzerindeki otoritesine de eleştirel bir dille yaklaşıyor. Babanın bu konudaki hassasiyetini vurgulayan net sahneler var. Yemek sahnesinde kızının çatalla yemeye çalışmasına tepki göstermesi, film boyunca kendi yaşam tarzlarını bir mucize gibi kızına anlatması gibi örnekler verilebilir. Tahliye çalışmalarında görüyoruz ki babanın bu savunma mekanizmasında büyük bir haklılık payı var.
Quvenzhané Wallis yaşına rağmen bizi rolüne fazlasıyla inandırıyor. Ekranda çok tatlı durduğunu da söylemek lazım. Geçtiğimiz günlerde Los Angeles Film Eleştirmen Birliği Ödülleri'nde 'En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu' kategorisinde ödül alan Dwight Henry'de sinefillerin memnun kalacağı bir oyunculuk çıkarıyor.

Şöyle bir toparlarsam bir ilk film adına olgun bir sinema örneği izliyoruz.  Arada rahatsız olduğum birkaç detay var ama bunları da mazur görmek lazım. Sanat yönetimi, görüntü yönetmenliği ve müzikleri ile teknik ekibin performansı takdire şayan. Bu tür bağımsız yapımların her zaman başımızın üstünde yeri var. Keşke sinema adına hep böyle güzel şeyler ortaya çıksa. Tekrarlıyorum: Yılın en iyi işlerinden biri ve mutlaka görülmesi gerek.

A-

Devamını oku...

10 Aralık 2012 Pazartesi

Elena

Not: Spoiler İçerir.
Kanımca her yeni gelen kuşak, önceki kuşağa göre daha hazıra konan ve daha umursamaz bir bünyeye sahip oluyor.  Anne ve babalarımızdan sürekli duyduğumuz "Bizim zamanımızda böyle değildi." sözlerine karşılık gençliğin "Bizden önceki nesil bizi anlamıyor. Onların zamanı geçti. Artık her şey farklı." gibi söylemleri ise malumunuz. Elena sosyal ve bireysel çatışmalarla yüklü bize yabancı gelmeyen bir öykü. Konunun herhangi bir abartıya kaçmadan işlenmesi filmin en başarılı kısımlarından. Hikayenin seyri ikinci bölümün bazı kısımlarında çok iyi bir gerilime dönüşüyor. 

Andrey Zvyagintsev'in yakın zamanda izlediğim Vozvrashchenie (Dönüş) filmi beni resmen mest etmişti. Sinematografisini doğaya yönelten ve kendi içinde çok iyi çıkarımlar sunan Dönüş filmi salt bir sinema deneyimiydi. Kısmen aynı sularda gezinen Zvyagintsev, Elena ile kamerasını bu kez kent yaşamına döndürüyor. Tabi haliyle sorunlarda büyüyor. Her şeyden önce film zıtlıklar üzerine kurulu. Elena ve Vladimir ikinci evliliklerini yaşamaktadır. Vladimir iyi bir gelire sahiptir. Vladimir'in ilk eşinden olan kızıyla bağları güçlü değildir. Elena ise bu durumun tam tersini yaşamaktadır. Oğlu(ilk eşinden) ve onun ailesiyle sık sık görüşmektedir. Hatta ailesine sahip çıkmaktadır. Tüm bu yoğun trafikte Zvyagintsev'in çizdiği tablo bireyselden genele doğru düşündürücü bir hal alıyor. Elena'nın durduğu nokta burda çok önemli. Çünkü bir tarafta annelik koruma içgüdüleri ile çocuğuna yardım ediyor. Diğer tarafta ise kocasını karşısına alıyor. Ama her zaman dengeyi tutturmaya çalışıyor. Bu çatışmaya birde Zvyagintsev'in eklediği gençliğin buhranları ve serzenişleri bölümü olayı daha da kompleks bir hale getiriyor. Vladimir ve kızı ile olan bir konuşması iki kuşak arası dramatik çatışmayı ortaya çıkarıyor. Bu anlarda kızın Fight Club-vari cümleleri ve hayatı boşverme mantığı günümüz gençliğinin kalıplaşmış düşüncelerine ayna tutuyor. Elena karakterinin psikolojik değişimi nedenleri ile birlikte gerçekçi bir bakış açısıyla işleniyor.  

Nadezhda Markina'nın parmak ısırtan oyunculuğu ile Elena, mutlaka izlenilmesi gereken filmlerden biri oluveriyor. Bundan sonra anlaşılan Andrey Zvyagintsev'in her yeni filminde haklı olarak beklentiye gireceğiz.

A

Devamını oku...

1 Aralık 2012 Cumartesi

Holy Motors

Bu sene düzenlenen Cannes Film Festivali'nde Holy Motors için övgü sesleri yükseldiğinde ister istemez filmi merak etmeye başladım. Açıkçası filme başlamadan önce bu kadar etkileneceğimi tahmin etmiyordum. Leos Carax hazırladığı karışımda birçok malzemeden yararlanıyor. Holy Motors gizemden yola çıkararak dram, komedi, müzikal, romantizm ve bilim-kurgu'ya dayanan deneysel bir iş. Bu yüzden belki de yılın en ilginç yapımı. Başladığınız andan itibaren dikkatinizi çeken Holy Motors, sorgulayıcı olduğu kadar şok edici de bir film. Heyecanla bir sonraki hamleyi bekliyorsunuz. Bir süre etkisinden kurtulamayacağım kesin! 


M. Oscar'ın bir günlük iş hayatına ve randevularına tanık oluyoruz. Yalnız bu bildiğimiz düzende, bildiğimiz bir mekanizma değil. Uç noktalara varan bir yolculuğa eşlik ediyoruz. Leos Carax kalıpların yıkıldığı ve kuralların yeniden yazıldığı bir evren yaratıyor. Bundan dolayı filmin birkaç sahnesi(özellikle final) seyirciyi rahatsız edebilir. Herkesin kolaylıkla içine girebileceği bir film değil. Bariz bir soruyla devam edeceğim. "Bu karmaşadan ne anladın?" Açılış sahnesi ile Leos Carax kendi canlandırdığı bir karakterle yeni bir kapı aralıyor. Bence bu artık gerçeklerle yüzleşmemiz adına bir sahne. Bana David Lynch'in başyapıtı Mulholland Dr. filminde kovboy sahnesini hatırlattı. O da gerçekleri görmemiz adına bir 'uyan!' çağrısı yapıyordu. Leos Carax her ne kadar değişikliklerle yeni bir zemin hazırlasa da insanoğlunun yaradalışını inceliyor. Hepimizi bir rolün parçası olarak görüyor. Gerektiği gibi oynuyoruz, gerektiği gibi yaşıyoruz. Tek sorunumuz ise bir farkındalık durumda olmamamız. Oysa ki o yeni düzende hem bizim portremizi çiziyor hem de bu farkındalığı sağlıyor. Tabi tekrarlıyorum Leos Carax'ın bu yolculuğu çok uç noktalara varıyor. Bunun örneği olarak iki kademeli işleyen final sahnesini gösterebiliriz. İlk kademede M. Oscar'ın son randevusunu işaret edebiliriz. Öyle bir sahne ki sinemasal bir sarsıntı yaratıyor. (ki seyircinin rahatsız olabileceği sahne) İkinci kademede ise Céline'nin artık normal dünyasına döneceğini gördükten sonraki kapanış sahnesi. 
Denis Lavant'ın kılıktan kılığa girerek müthiş rol kesiyor. Her girdiği karakterde sığ bir oyunculuk sergilemiyor, rolü özümsüyor. Edith Scob diğer denge noktası. Bütünü sağlıyor. Ben performansını beğendim. Eva Mendes bir güzellik ikonu olarak karşımıza çıkıyor. Çok fazla rolü olmasa da akılda kalıcı. Kylie Minogue'un müzikal performansı ise görülmeye değer.

Filmin müziklerinden biraz bahsetmek istiyorum.  Kylie Minogue'un seslendirdiği "Who Were We?" filmin tuzu biberi oluyor. "Let My Baby Ride" parçası görsel olarak bir şov sunuyor. Gérard Manset'in "Revivre" şarkısı ise finalde çok manidar.  

Michael Haneke'nin Amour filmini daha izlemedim ama Holy Motors, Altın Palmiye'yi alabilecek bir seviyede. Dennis Lavant'ın oyunculuğu keza çok iyi. Holy Motors hakkında söyleyebileceğim son şey ise sarsıcı bir sinema deneyimi olduğu. 

A
Devamını oku...

28 Kasım 2012 Çarşamba

Puanlama: Harf Sistemine Geçiş

Birkaç yıldır sinema sektörünü ilgiyle takip etmeme rağmen uzun bir süredir puanlama olayından kaçtım. Ta ki geçtiğimiz sene Buzdan Sinema blogunu açana kadar. Yaklaşık bir yıldır da burda filmler hakkında bir şeyler karalamaya ve puanlamaya çalıştım. Gördüm ki daha bir yıl geçmeden gelişim açısından çok yol katedilebiliyor. Özellikle henüz sinema bilgimin tam oturmadığını varsayarsak ani fikir değişikliklerini mazur görürsünüz. Puanlama sistemimde nitekim öyle. Puan verdiğim bazı filmler için sonrasında fikir değiştirip bunları değiştirdiğim oldu. Ayrıca kıt not sistemimden dolayı bazı kişileri hayalkırıklığına uğratmışta olabilirim. Bu yüzden artık puanlama olayında harf sistemine geçtim. Hem belirli aralıklara bir harf vereceğimden işim kolaylaşacak hem de kıt notlarımdan şikayetçi olanlar varsa belki daha memnun kalacaklar. Ayrıca siz yorulmayın diye sitedeki tüm eleştirilerin yeni puanlamalarını buraya yazıyorum:) Eleştirileri içinde yanlarına link attım. 

Not: Önceki puanlama sisteminden farklı da olsa bundan sonra gelecek filminlerin notları için şu aralığı baz alabilirsiniz.


A+ 9.0-10
A 8.5-8.9
A- 8.0-8.4
B+ 7.5-7.9
B 7.0-7.4
B- 6.5-6.9
C+ 6.0-6.4
C 5.5-5.9
C- 5.0-5.4
D 3.0-4.9
F ---


Barry Lyndon A+Eleştirisi için...
Hotaru no haka A+ Eleştiri için...
Jodaeiye Nader az Simin A+ Eleştiri için...
Ladri di biciclette A+Eleştiri için...
Metropolis A+ Eleştiri için...
On the Waterfront A+Eleştiri için...
The Apartment A+ Eleştiri için...


Amadeus A Eleştiri için...
Bir Zamanlar Anadolu'da A Eleştiri için...
Hugo A Eleştiri için...
It Happened One Night A Eleştiri için...
Moonrise Kingdom A Eleştiri için...
Pink Floyd The Wall A Eleştiri için...
The Elephant Man A Eleştiri için...
The Sting A Eleştiri için...
Videodrome A Eleştiri için...

After Hours A- Eleştiri için...
Drive A- Eleştiri için...
Shame A- Eleştiri için...
The Maltese Falcon A- Eleştiri için...
Tinker Tailor Soldier Spy A- Eleştiri için...
Walkabout A- Eleştiri için...

Beginners B+ Eleştiri için...
Little Miss Sunshine B+ Eleştiri için...
Looper B+ Eleştiri için...
Moneyball B+ Eleştiri için...
Take Shelter B+ Eleştirisi için...
The Artist B+ Eleştiri için...
The Ghost Writer B+ Eleştiri için...
The Help B+ Eleştiri için...

50/50 B Eleştiri için...
Carnage B Eleştiri için...
Cloud Atlas B Eleştiri için...
Intouchables B Eleştiri için...
J. Edgar B Eleştiri için...
Jin líng shí san chai B Eleştiri için...
La antena B Eleştiri için...
Margin Call B Eleştiri için...
Monty Python and the Holy Grail B Eleştiri için...
My Week with Marilyn B Eleştiri için...
Prometheus B Eleştiri için...
Super 8 B Eleştiri için...
The Descendants B Eleştiri için...
The Ides of March B Eleştiri için...
We Need to Talk About Kevin B Eleştiri için...
Yazı Tura B Eleştiri için...
Yeraltı B Eleştiri için...

Contagion B- Eleştiri için...
Eden Lake B- Eleştiri için...
Extremely Loud & Incredibly Close B- Eleştiri için...
Serbuan maut B- Eleştiri için...
The Avengers B- Eleştirisi için...
The Dark Knight Rises B- Eleştiri için...
The Girl with the Dragon Tattoo B- Eleştiri için...
The Rum Diary B- Eleştiri için...


A Dangerous Method C+ Eleştiri için...
Albert Nobbs C+ Eleştiri için...
Remember Me C+ Eleştiri için...
Restless C+ Eleştiri için...
The Amazing Spider-Man C+ Eleştiri için...
The Iron Lady C+ Eleştiri için...
The Woman in Black C+ Eleştiri için...

The Bourne Legacy C Eleştiri için...
Devamını oku...

26 Kasım 2012 Pazartesi

Öteki Tema Parçaları

Sinema sektörünün müzikle oldukça güçlü bir bağı vardır. Bazen çok beğenmediğimiz bir filmin bile soundtrack albümüne övgüler yağdırırken bazen de beğendiğimiz yapımların müzik kullanımından yana şikayetçi oluruz. Bu dosyamızda filmlerin tema müziklerine değinmeye çalışacağım. Tabi tema müzikleri deyince herkes Star Wars, The Godfather, The Lord of the Rings, Harry Potter, Schindler's List, Forrest Gump ve daha adını sayamadığım bir sürü popüler filmin temalarını anacaktır. Lakin ben bu dosyada biraz daha arka planda kalmış temalardan bahsetmek istiyorum. Elbette bunlarda biliniyor. Fakat belki bir köşede unuttuğumuz bir tema müziği vardır. Bu amaçla bu dosya hazırlanmıştır. Umarım birilerine ufacıkta olsa faydamız dokunur:) 

Not: Benim unuttuğum ya da sizin listede görmek istediğiniz bir müzik varsa yazabilirsiniz.

1. Les quatre cents coups (1959)

2. Ladri di biciclette (1948)

3. Barry Lyndon (1975)

4. 8½ 

5. Stalker (1979)

6. Papillon (1973)

7. Taxi Driver (1976)

8. Hotaru no haka (1988)

9. The Bridge on the River Kwai (1957)

10. The Deer Hunter (1978)

Alternatif olarak düşündüklerim: The Sting (1973), Fa yeung nin wa (2000), The Last of the Mohicans (1992), Once Upon a Time in America (1984), The Kid (1921), Platoon (1986)
Devamını oku...

19 Kasım 2012 Pazartesi

Coriolanus: Benim Tatlı İntikamım!

Gelmiş geçmiş en büyük yazarlardan biri olan William Shakespeare'in birçok kesime ilham olduğu aşikar. Yazarın hemen her eserinde güç, gurur, ihanet ve aşk gibi konuları melankolik  bir havada harmanlaması güçlü kaleminin en önemli özelliklerinden biri.  1607-1608 yılında yazıldığı düşünülen ve diğer eserlerine göre biraz daha az bilinen Coriolanus oyunu Roma'nın Volsklerle olan çekişmesini anlatır. Ayrıca alt metinde işlediği iktidar-halk çatışması olası bir savaşı ironiye dönüştürüyor. Coriolanus'ın sert ve cesur bir asker olmasının yanında en zayıf noktası gururu, kibiri ve siniridir. Halktan nefret eden ve bunu onlara karşı dile getirmekten çekinmeyen biridir. Bu yüzden soylu sınıfın sesidir.  İktidarın yarattığı sınıfsal farklılıklar, eşitsizlik  ve baskıların temsilcisi ve simgesi olan 'Coriolanus' her an patlak verecek bir isyanda da taşlanacak ilk isimdir. İktidar, Coriolanus ile aynı fikirde olsa da halkın önünde bir dalkavukluğa bürünmektedir. Coriolanus'ın fikirleri ise açıktır.
"Ne barışta rahat verirsiniz insana, ne savaşta;
 Birinden ödünüz patlar, ötekinde kıpırdanmaya başlarsınız.
 Size bel bağlayan, karşısında aslan beklerken tavşan,
 Tilki beklerken kaz bulur;
 Buz üstünde kor parçasına, ya da güneşte dolu tanesine
 Ne kadar güvenirsem, size de o kadar güvenirim.
 Tek erdeminiz, suçlu bulunandan yana çıkıp
 Adalete lanet okumak. Hakkıyla yükselen her insan
 Sizin nefretinizi çeker...
 Her dakika fikir değiştirirsiniz;
 Bir gün önce nefretle söz ettiğiniz adama
 Soylu demeye başlarsınız;
 Baştacı ettiğiniz adamdan kötüsü olmaz bir anda.
Coriolanus oyununda bir diğer dikkat çeken şey 'anne' figürüdür. Güç ve politika'yı dengeleyen isimdir.  Soylu sınıfının tüm entrikalarını iyi biliyor, duruma göre politik  duruşunu belirliyor. Coriolanus'ın mizacı ise kaderi için ince bir iptir. Bu yüzden annesiyle ile zıt duruma düşmektedir. Ama anlık kararlarda annesinin otoritesi her halükarda kendini belli ediyor.
 "Ah, oğul, oğul, oğul;
 Keşke gücünü önce şöyle bir üstüne geçirseydin de
 Daha sonra kullanıp eskitmeye sıra gelseydi."
Coriolanus sürgüne gönderildiğinde inandığı her şeyi karşısına alacak ve bunların hesabını soracaktır. "Düşmanımın düşmanı dostumdur." dercesine ve ruhunu satarcasına şeytanla bir anlaşmaya varacaktır. "Benim Tatlı İntikamım!" hallerine bürünen Coriolanus'ın öfkesi ve zaferi dur durak bilmez bir hal alacaktır.
"Bu gözler, Roma'daki gözlerimle aynı değil."
Kitabı bu yakınlarda okudum. Filmi onun için bekletiyordum. Kitabı okurken ki kafamdaki en büyük soru işaretleri şunlardı:
1. "Coriolanus modern bir uyarlama olacak. Peki eserin tiyatral havası filmde abes durmayacak mı?"
2. "Replikler bir süzgeçten geçilip modernize mi edilecek?"
3. "Çabuk değişen ruh halleri ile sinemasal bir derinlik yakalanabilir mi?"

Filmin ara ara bir tiyatro sahnesine dönüştüğünü hissedebiliyorsunuz. Filmin replikleri Baz Luhrmann'in modern Romeo + Juliet uyarlaması gibi orjinal eserden alınıyor. Yalnız Romeo + Juliet romantik türünde olduğu için şairane sözler göze batmıyordu. Burda aynı şeyi Coriolanus için söyleyemeyeceğim. Başarılı oyunculuklar durumu en aza indirgese de sorundan pek kaçılmıyor. Keşke replikler değiştirilseydi. Fakat ani ruh değişimleri ise oyunculuklar sayesinde o kadar sırıtmıyor. Kitap uyarlaması olarak düşündüğümüzde işi iyi kotarmışlar. Ralph Fiennes'ın ilk yönetmenlik denemesi olduğu için sinemasal anlamda büyük bir şova dönüşmüyor fakat bir ilk film adına ise fena değil.
Oyunculuklara göz atarsak birbirinden başarılı isimler beyazperde de arz-ı endam ediyor. Nedense Ralph Fiennes'ın hep oyunculuk olarak kenara itildiğini düşünmüşümdür. Elbette sinefillerin hakkını fazlasıyla verdiğini biliyorum. Ama işin ödül kısmını düşündüğümde kendisine bir üvey evlat muamelesi yapıldığı fikrindeyim. Belki bu konuyu ben fazla abartıyorum. Konumuza dönersek Ralph Fiennes'ın oyunculuğu her zaman ki gibi iyi. Kötü karakterleri çok iyi canlandırdığını hepimiz biliyoruz. Burda da dönüşümlerini başarılı bir şekilde gerçekleştiriyor. [Onların deyimiyle insandan ejderhaya dönüşümü diyelim:)] Gerard Butler gibi popüleritesi yüksek bir ismin kadroda bulunması avantaj olarak görülebilir. Brian Cox ve Vanessa Redgrave gibi yaşlı kurtlar ise çıtayı yükseltiyor. Geçtiğimiz senenin en büyük çıkışlarından birini gerçekleştiren Jessica Chastain ise filmde pek ön planda değil. Kitapta da karakterinin arka planda olduğunu düşünürsek bunu pek yadırgamamak lazım.

Velhasıl yazının sonuna gelirsek Ralph Fiennes'ın ilk yönetmenlik denemesini başarılı buldum. Uyarlama olarak eli yüzü düzgün bir iş. Yalnız birkez daha görüyoruz ki edebiyat eserini beyazperdeye birebir almakla da tüm sorunlar çözülmüyor. Bundan dolayı filmin beklenen ilgiyi görmediği kesin. Farklı bir çalışma arayanlara tavsiye edebilirim. Aman fragmanına kanıp aksiyon filmi zannetmeyin!

Devamını oku...

31 Ekim 2012 Çarşamba

Yeraltı


Not: Yazı spoiler(süpriz bozanlar) içerir.
Zeki Demirkubuz'un sinemasını her zaman mütevazi bulmuşumdur. Tüm egolarını, kararsızlıklarını ve söylemek istediklerini cesur bir dille ifade eden günümüz birkaç sinemacısı arasındadır. C Blok gibi stilize bir işle başlayan Demirkubuz'un kariyeri Masumiyet ve Üçüncü Sayfa gibi küçük çaplı bireysel buhranlara değinen filmlerle devam etti. Albert Camus'ın serbest uyarlaması Yazgı ve ardından İtiraf, Zeki Demirkubuz sinemasının yetkin örneklerindendi. Kişisel sıkıntılarını bir nevi dile getiren Bekleme Odası, Masumiyet'in öncesini anlatan Kader ve bir dönem filmi olan Kıskanmak kanımca Demirkubuz sinemasının biraz gerilemeye başladığı bir dönemdi. Yeraltı ise Zeki Demirkubuz'un kardeş saydığı Rus yazar Dostoyevski'nin "Yeraltından Notlar" kitabının modern serbest uyarlaması. Yeraltı, Kıskanmak filmi ile sineması iyice değişen Zeki Demirkubuz'un en stilize işi olarak yerini alıyor. 

"Akıllı bir adam, kendine karşı acımasız değilse gururlu da olamaz." 

Muharrem, Ankara'da yalnız yaşayan bir memurdur. Hayatın bir öfkesini yutmuş, dışardan sakin görünse de içinde fırtınalar kopan birisidir. Hırslarını bir kenara bıraksa da henüz tatmin olmayan egosunun onu sürüklediği 'alınganlık' özelliği çevresiyle ilişkilerini zorlamaktadır. Bu sürece hem arkadaşlarının hem de kendisinin açtığı tahribatlarla gelmiştir. Başka bir deyişle Muharrem bas bas bağırdığımız modern hayatın yalnızlığından muzdariptir. 
Muharrem'in karakterine baktığımızda 'bayağılık' ve 'korku' arasında gidip geldiğini görürüz. Arkadaşlarından nefret etse de hatta birini hırsızlıkla suçlasa bile onlarla görüşmektedir. Bayağı bir ilişki içindedir. Hem arkadaşlarından hem de kendisinden kusacak derecede tiksinmektedir. Öte yandan korkmaktadır. Her şeye rağmen onlar etrafında bulunan tek insanlardır. Bundan iğrense de onları bırakmaya cesareti de yoktur. İşte Muharrem'in psikolojisi bu iki durum arasında gidip gelmektedir.  Bu yüzden Muharrem'in karakteri inişli-çıkışlıdır. Tüm bunların öfkesini ise seks açlığı ile gidermektedir. Bu bakımından geçen sene izlediğimiz Shame yapımıyla bir yakınlık kuruyor. Tabi Muharrem'in derdi bu kadar basit değildir. Muharrem kaderi için kendisiyle nihai yüzleşmesini gerçekleştirmek zorundadır. Bu anlarda bir eşya parçalama sahnesi görüyoruz. Yakın zamanda izlediğim Michael Haneke'nin 89 yapımı Der siebente Kontinent filmindeki eşya parçalama sahnesine benzer. Tabi Demirkubuz'un üslubu Haneke'nin ki kadar sert ve etkileyici olmasa da bu sahnesi hiç fena değil. 
Engin Günaydın'ın iyi rol kestiği filmde yan oyunculuklarda güçlü. Sinematografi anlamında Zeki Demirkubuz'un en fazla kafa yorduğu filmdir. Bu çabası da boş kalmamış ortaya enfes görüntüler çıkmış. 

Sinema dünyasında böyle iç çelişkiler yaşayan karakterler üzerine çok film izledik. Bunlara bir yenisi olarak Yeraltı filmi ekleniyor. İşin açıkçası hiç fena olmamış. Öte yandan Zeki Demirkubuz'un Nuri Bilge Ceylan'a göndermeler yaptığı mevzusuna ise hiç girmek istemiyorum. Bunun üzerine zaten çok şey yazılıp-çizilmedi mi?

B
Devamını oku...

27 Ekim 2012 Cumartesi

Cloud Atlas

Matrix filminin yaratıcıları Wachowski Kardeşler ile Perfume: The Story of a Murderer ve henüz izlemediğim Lola rennt'in yönetmeni  Tom Tykwer'ın giriştiği Cloud Atlas, fragmanının yayınlanmasıyla seyircinin genelinde büyük beklentiler oluşturdu. Kendi adıma fragmandan sonra bile heyecanlanmazken haliyle filmden pek bir beklentim yoktu. En ufak bir beklentimin olmaması nedeniyle olacak ki filmi beğendim. Zira filmi büyük bir heyecanla bekleyen birkaç sinefillin hayalkırıklığına uğradığını da okudum. Cloud Atlas birden fazla türü kendi içinde barındıran ve farklı lezzetler sunan bir yapım. 
Altı farklı hikayeyi anlatan Cloud Atlas'la Wachowski Kardeşler ile Tykwer'ın büyük bir işe kalkıştığı belli. Birden fazla hikayeyi işleyen çoğu filmin bir hezimet yaşayıp, işin üstesinden gelemediğini gördük. Cloud Atlas'ın bu konuda fazla sıkıntısı olduğunu düşünmüyorum. Totale baktığınızda kabul ediyorum bu hikayelerden altı farklı film olabilir. Hatta bazıları çok iyi işler bile olabilir. Fakat Cloud Atlas hiç azımsanmayacak bir sürede bu altı hikayeyi birbiri içine iyi serpiştiriyor. Tabi bazı hikayelerde çeşitli zayıflıklarında olduğunu göz ardı edemeyiz. Birkaç yerde klişeler de gördük. Yalnız bu çokta rahatsız edebilecek bir düzeyde değil. Film vermek istediği mesajları gayet iyi bir şekilde ifade ediyor. Açgözlülük, aşk, hırs, günah, devrim filmin temasına ne dersek diyelim aslında ışık tuttuğu şey insanoğlunun en basit ve güçlü olan özellikleri. Filmin ana temelleri ise korku ve özgürlük üzerine. 
Makyaj olayını ayrı konuşmak lazım. Her oyuncu birkaç karakteri canlandırdığı için en büyük iş makyaj ekibine düşüyor. Bu konuda film çok iyi eleştiriler aldığı gibi makyajlara burun kıvıranlarda oldu. Görsel olarak çok iyi tiplemeler olduğu gibi içimize sinmeyenlerde çıkıyor. Film boyunca "Bu olmuş, bu olmamış." muhabettini yapıyorsunuz. Diğer teknik işlerde gayet iyi. Görsel efektlerde ise bir aşırıya kaçma durumu yok. Filmin yapısı çok uygun olmasına rağmen böyle bir tercihe gitmedikleri için memnunum.
Ve oyuncular. Ne desek ki tam bir yıldız geçidine dönüşüyor. Tom Hanks ile başlayalım. Her zaman ki gibi kendisine verilen işin üstesinden geliyor. Halle Berry ise eh işte karakterlere uyum sağlıyor. Belirli bir sakinlikte. Jim Broadbent'e ayrı parantez açmak istiyorum. İşin mizah yönünü çok iyi üstlenmiş. Özellikle Cavendish karakterini çok beğendim. Ben Whishaw, James D'Arcy, Jim Sturgess ve  Doona Bae iyi iş çıkaran isimler. Hugo Weaving ise her filmde olduğu gibi belli başlı bir ortalamayı tutturuyor. Akılda kalıcı karakteri var mı var fakat yine de bildiğimiz Hugo Weaving. Anladınız işte:) Hugh Grant ise şöyle değerlendirmek lazım. Diğer oyuncuların aksine onu bir konuk oyuncu gibi düşünmeliyiz. Yoksa karakterleri fazla ön planda olmadığı için bir memnuniyetsiz oluşabilir. 

Nihayetinde Cloud Atlas üzerinde çok konuşulabilecek bir yapım. Aşırı bir beklentiyle izlenmezse izleyen herkesi memnun edebilecek bir film. Bu yıl bilim-kurgu adına elverişli bir yıl oldu. Büyük yapımlar izledik. Umarım seneye de bu türün iyi filmlerini izleriz. 

B
Devamını oku...

23 Ekim 2012 Salı

Looper

Bilim-Kurgu türünün alt metinlerinden 'zamanda yolculuk' kavramı 80'li ve 90'lı yıllarda Back to the Future, Terminator ve Twelve Monkeys gibi başarılı filmlerle popüler bir hale geldi. Hollywood'un zaman yolculuğu serüveni elbette burda bitmeyecekti. Bunun çabası olarak 2000'li yıllardaki The Butterfly Effect, The Time Machine ve The Time Traveler's Wife gibi girişimler dişe dokunur işler olmadı. Yalnız The Butterfly Effect filminin kendi kitlesini oluşturduğunu atlamamak lazım. Yalnız o da estetik olarak bir vaatte bulunmuyordu. Bu yıl Prometheus ve The Dark Knight Rises'ın yılın bilim-kurgu filmleri olmasını beklerken meğerse yanılmışız. Her iki filme burun kıvırdığımızı düşünürsek Looper rahatlıkla yılın bilim-kurgu filmi olmayı başarıyor. Yönetmen ve senarist Rian Johnson'ın Looper Terminator filmiyle benzer özellikler taşımasına rağmen yer yer küçük yeniliklerle keyifli bir sinema tadı bırakıyor.
Looper'ın en büyük mahareti her şeyi yerli yerinde ve belirli bir sadelikte vermesi. Sırtını tamamiyle aksiyona yöneltmiyor. Bunun ürünü olarakta Hollywood-vari yani fazlasıyla abartılı sahnelerden kaçınmış oluyor. 2010 yılında büyük fırtınalar koparan Inception gibi atmosfere yönelik bir film. Özellikle Inception'da bir aksiyon filmi olarak belki yetersiz görülebilir. Buna karşın yaratılan evren o denli başarılı işlenmişti ki biz o bütünü kavramaya ve içine girmeye çalışıyorduk. Bu yüzden aksiyonun bir eksikliğini hissetmiyorduk. Yine aynı şekilde Looper filminde de aksiyon minimum seviyeye çekilmiş. Buna karşın evrenin bir parçası oluyoruz. Bu da Looper'ın bir avantajı. Rian Johnson karakterlerini yaratırken yine basitliğe kaçmayıp elindeki malzemeyle bir derinlik yakalıyor. Nitekim çoğu karakterin bencil olması yaratmaya çalıştığı gerçeklik olgusunu destekliyor. Böylelikle Rian Johnson filmi ucuz kahramanlık gösterilerinden de kurtarmış oluyor. Senaryonun tıkır tıkır ilerlediği filmde herhangi bir kopukluk hissi yaşamıyoruz.
Filmin teknik öğeleri oldukça cezbedici. Tahmin edeceğiniz gibi görsel öğelerde de bir aşırıya kaçma durumu yok.  Ses işçiliğini fazlasıyla beğendim.

Joseph Gordon-Levitt(Joe'nun gençliği) büründüğü Bruce Willis kimliğini iyi kotarıyor. Jest ve mimikleriyle bize iyi, sempatik ve inandırıcı bir Bruce Willis gençliği sunuyor. Bruce Willis(Joe'nun yetişkin hali) ise her zamanki gibi formundan bir şey kaybetmemiş. Emily Blunt'ın renk kattığı filmde çocuk oyuncu Pierce Gagnon şaşırtıcı derece iyi bir performansa sahip. Kısa süreliğine Paul Dano'yu da görüyoruz.

Son yıllarda Children of Men, District 9 ve Inception gibi bilim-kurgu türünde büyük çıkışlar gördük. Bunlara bir yenisi Looper ekleniyor. Looper yukarıda saydığım üç film kadar olmasa da ismini onlarla zikrettirebilicek bir seviyede.

B+
Devamını oku...

18 Ekim 2012 Perşembe

Duygusal Buzlaşma Üçlemesi: Der siebente Kontinent, Benny's Video ve 71 Fragmente einer Chronologie des Zufalls

Not: Yazı fazlasıyla spoiler içerir.

Kariyeri sinema eleştirmenliği ile başlayan daha sonrada çeşitli televizyon filmlerinde yönetmenlik yapan Michael Haneke'nin sinemaya ilk adımı 'Duygusal Buzlaşma Üçlemesi' ile başlar. Sırasıyla olmak üzere Der siebente Kontinent(Yedi Kıta), Benny's Video(Benny'nin Videosu) ve 71 Fragmente einer Chronologie des Zufalls(Tesadüfi Bir Kronolojinin 71 Parçası) filmleriyle Michael Haneke genel olarak insanoğlunun yitirmeye başladığı duyguların portresini çizmeye çalışır. Orta sınıfın burjuva yaşam tarzı üzerinde yoğunlaşan yönetmen bireysel hikayelerle yola çıkıp bir toplum eleştirisi sunuyor. Ayrıca yönetmenimiz iç savaşlar, yıkım ve açlık gibi dünya gerçekleri ile atmosferini güçlendiriyor. Kısmen psikolojik gerilimi hat safaya çıkarıyor. Kaldı ki Haneke'nin çoğu filminde değindiği insanın içindeki 'şiddet arzusu' çoğu seyirciyi rahatsız etmekte. Bu yüzden Michael Haneke filmlerinde sınırları hep zorlayan bir yönetmen olmuştur. Onun sinemasına ilk etapta adapte olabiliyorsanız ne mutlu size! 

Der siebente Kontinent (1989): Schober Ailesi belirli bir ekonomik standartı tutturmuş, hayatta belirli bir konuma gelmiş, orta kesimden bir ailedir. Aile gündelik hayatlarında sabahları kalk, kahvaltı yap, okula/işe git, akşam yemeğini ye ve uyu monotonluğuyla yavaş yavaş makineleşmeye yüz tutan bir durumun eşiğindedir. Bu ağır sendromdan bütün aile bireyleri nasibini almıştır. Buna bağlı olarakta ortada olan kopuk ilişkiyi ve ruhsuz yaşantıyı yadırgamamak lazım. Bknz. Araba yıkama ve yemek yeme sahneleri, market sahnesi. Bu süreç öyle kesintisiz bir döngüyle ilerliyor ki bir yandan bizi parçası yapıyor; bir yandan da bizde bir farkındalık yaratıyor. İşin en acı tarafı ise ailenin bu bilinçte olması ve içten içe bir karanlığa sürüklenmesi. Nihayetinde bizde varolan farkındalık hissi karakterlerede yansıyor. Ve kaderlerini bir şekilde tayin ediyorlar. Haneke'nin aralıksız bir eşya parçalama sahnesi var ki resmen bununla seyirciyi sınıyor. Bu anlarda hem bir rahatlama yaşıyoruz; hem de bağımlısı olduğumuz lüks yaşamın yok olmasından dolayı içimiz cız ediyor. Michael Haneke'de bir röportajında buna değinmiştir. Seyirci bir kızın ölümünden daha çok paraların atıldığı ve akvaryumun kırıldığı sahnelere tepki gösterdiğini söylemiştir. Bir başka deyişle Haneke önceliklerimizi düşünme adına bizi ters-düz etmiştir. 
Benny's Video (1992): Benny ekonomik statüsünün getirdiği avantajlar ile çeşitli video kameralarına sahip, hayatın belirli kısımlarını kamerasına çeken, B tipi filmler kiralayan  kısmen sessiz bir çocuktur. Filmin açılış sahnesi adeta gelecek vahşetin bir habercisidir. Çektiği görüntüleri yavaşlatan ve her ayrıntısına dikkat eden Benny hayatın tüm akışını meraklı bir şekilde sorgular nitelikte. Benny bilinçsiz bir tüketimle gittikçe gerçeklik duygusunu kaybetmektedir. Onun için hayat video kasetlerdeki gibidir. Bundan dolayıdır ki vurdumduymaz tavırları sinirlerimizi bir yerde altüst ediyor. Burdan yola çıkarak Haneke önceki filmi Der siebente Kontinent'in izinden giderek bir ahlak eleştirisinde bulunuyor. Arka planda ara ara verilen televizyondan haberler ise dünyanın bu gidişatını tüm çıplaklığıyla doğrular. Yaşanılan olaydan sonra ailenin 'günahıyla sevabıyla bizim evladımız' tutumuyla adelet ve sevgi kavramları bir teraziye koyuluyor. 
-"Neden bunu yaptın?"
-"Neyi? (Baba şaşırarak bakar.) Bilmiyorum. Nasıl olduğunu görmek istiyordum. Yani sanırım."
-"Ne nasıldı? (Bir sessizlik olur.) Evet."

71 Fragmente einer Chronologie des Zufalls (1994): "23 Aralık 1993'te, Maximilien B. adlı 19 yaşındaki öğrenci, bir Viyana Bankası'nın şubesinde önce üç kişiyi öldürdü ve bundan kısa bir süre sonra da kendini başından vurdu." gibi ağır spoiler ile başlayan film 71 sekansta bu olayın gerçekleşme sürecine ışık tutar. Önceki filmlere göre karakterlerini artıran Michael Haneke son dönemlerde Alejandro González Iñárritu filmlerinde iyice aşina olduğumuz bir kurgu ile hikayesini anlatıyor. Yine ilk iki filme göre televizyon vasıtasıyla dünya basınından haberlerin dozunu iyice artırıyor. Tabi bu da filmin atmosferine büyük bir katkı sağlayıp arka planda bir gerilim sağlıyor.  Yaşanan vahşetin ortasına çocuk karakterini yerleştiren Haneke hedefi tam on ikiden vurup içimizi iyice daraltıyor. Geldiğimiz nokta ise bir ayna görevi görüyor. Günlük hayatta farkında olmasakta işte biz noktaya gidiyoruz. Süreci tamamlıyoruz. Ruhsuzlaşıyoruz, bencilleşiyoruz ve dinlemiyoruz... Nitekim bu olayların gerçekleşmesinin nedeni gencimizin bir anda da olsa derdini anlatamaması. Her gün bu tür olayları duymuyor muyuz? Ya da yaşamıyoruz muyuz?
-"Avusturya'ya gelmeye nasıl karar verdiğini bize anlatır mısın?"
-"İnsanların burada çocuklara çok iyi davrandığını duymuştum."

Devamını oku...

2 Ekim 2012 Salı

Walkabout

"Avustralya'da erkek Aborjin çocukları 16 yaşına eriştiklerinde çöle gönderilirler. Aylar boyunca dışarıda uyuyarak, meyve ve et yiyerek hayatta kalmak zorundadırlar. Bunun için gerekirse hemcinslerini bile öldürebilirler. Aborjinler buna 'Çöl Gezintisi' derler. Bu filmde bir 'Çöl Gezintisi' hikayesidir." 
Sinema sevgisiyle yanıp tutuşan ama henüz yolun başında biri olarak sinemayla ilgili belki fazla geveze ve heyecanlı biriyim. Ama bazı filmler vardır ya dilimizi bağlar durur. Uzun bir süre ne söyleyeceğimizi bilemeyiz. Biliriz ki bu film belirli dönemlerde karşımıza çıkan ender filmlerden biridir. Uzun süre üzerinde düşündüğümüz... Bugün...O günlerden biri: Walkabout...
 Walkabout ilk etapta baktığımızda klasik bir dram-macera filmi gibi görünse de bünyesinde fazlasıyla ders çıkarılacak mesaj barındıran, dokunaklı ve içten bir yapım. Aslında iki kültürün karşılaştırılması. Yönetmen açılış sahnesiyle birlikte bizi kent yaşamının yorucu ve bunaltıcı havasıyla baş başa bırakıyor. Öyle ki gerim gerim geriliyoruz. Bu yoğun sahnelere maruz kaldıktan sonra kendimizi hikayenin başlayacağı yerde buluyoruz. Haliyle yazının başındaki alıntıdan anlayacağınız üzere filmin geneli doğada geçiyor. Hikaye boyunca Kent Yaşamı-Vahşi Doğa çatışmasından ziyade bu iki öğenin bir bütünlük sağlayacağını düşünsekte filmin finali bu amaca hizmet etmiyor. Nitekim diyor ki iki yaşam birbirinden farklıdır. Elinde sonunda bu farklar kendini gösterir. Yine filmde benim dikkatimi çeken bir konu daha doğanın vahşiliğine adapte olamayıp onu kendine uyarlayanlar yine onun huzurunu bozanlardır. Bknz. Radyo sesi dış dünyanın yoğunluğu ile huzuru bozan etkendir. Bu anlamda film fazlasıyla metafor içeriyor. Aborjinlerin kültürünü tam bilmediğimiz için bazen bunları anlamakta güçlük çeksekte bazı sahneleri küçük araştırmalarla bir yere oturtabildim.  
Kariyerinin büyük bir bölümünü görüntü yönetmenliği ile geçirmiş olan yönetmen Nicolas Roeg ustalığını burda konuşturuyor. Filmin her sahnesi ayrı bir sinema zevkine dönüşüyor. Zaten bu iki görevin başında yine kendisi var. Filmin mizansenleri oldukça başarılı. Müziklerin belirli bir naifliği var. Bu etkenler sebebiyle filmin estetik bir dokuya sahip olduğunu söyleyebilirim.  Jenny Agutter, Luc Roeg ve David Gulpilil samimi oyunculukları filme daha fazla ısınmamızı sağlıyor. 

Usta yönetmen Nicolas Roeg'in izlediğim ilk filmi. Uzun süredir kariyerini izlemek istediğim yönetmenlerden biriydi. Tek kelimeyle bu filmi soluksuz izledim. Bir an önce başka filmlerini görmek istiyorum. Sinefillere rahatlıkla önerebileceğim bir yapıt. Kaçırmayın!

A-

Devamını oku...

22 Eylül 2012 Cumartesi

Moonrise Kingdom

Wes Anderson'ın Bottle Rocket ile başlayan küçük çaplı başarılı kariyeri kuşkusuz Rushmore ve The Royal Tenenbaums ile zirveye ulaştı. Rüştünü hemen ispatlayan Wes Anderson'ın sonraki filmleri The Life Aquatic with Steve Zissou ve The Darjeeling Limited önceki filmlerinin biraz gölgesinde kalsa da yine kendi nezdinde iyi filmler oldu. (Hotel Chevalier adlı kısa filmi The Darjeeling Limited için bir prolog niteliğindeydi.) Ardından animasyon türündeki Fantastic Mr. Fox yine Wes Anderson renklerinde keyifli bir seyirlikti. Genel olarak filmlerinde arkadaşlık ve aile ilişkilerine mizahi açıdan yaklaşan Anderson'ın kurgusundan tutunda sanat işçiliğine ve müziğine kadar tadından yenmez işler ortaya çıkarıyor. Yeni filmi Moonrise Kingdom ise Anderson'ın son dönemdeki en iyi işi denilebilir. Hatta biraz iddaalı olacak ama filmografisinde zirveye bile yerleştirilebilir. 

1965: Yaz Mevsimi
Suzy: 3 kardeşiyle birlikte anne ve babasıyla yaşamaktadır. Mutsuzdur.
Sam: Bir izci kampındadır. Kaldığı yerde ne sevmektedir ne de sevilmektedir.
Suzy ve Sam'in aşkı birçok insanı bir araya getirecek ve onları sınayacaktır. 
Wes Anderson sinemasının genel özelliklerini Moonrise Kingdom'da taşıyor. Dostluk, sevgi, nefret, trajik-komik olaylar yine bu filmin başlıca konuları. Ama bu sefer Anderson yetişkinleri arka plana itip çocukların dünyasından bize sesleniyor.  Belki bu yüzden hikayeyi daha sempatik ve biraz daha masum buluyoruz. (Her ne kadar çocuk karakterlerimiz çılgın, inatçı ve şiddete eğimli olsalar da) Küçük hikayelerle başlayan film bir yap-boz şeklinde toparlanıyor. Wes Anderson teknik maharetlerini ise daha açılış sekansında konuşturmaya başlıyor. İlk sahnedeki kamera kullanımı muazzam. Tabi uzun süredir onunla çalışan görüntü yönetmeni Robert D. Yeoman'ı ayrı tebrik etmek lazım. Yeoman'ın film genelinde işçiliği alkışlanacak biçimde. Renklerin kullanımında yine kendini kanıtlayan Wes Anderson masalsı bir atmosfer sunuyor. Sanat tasarımlarını göz ardı etmeyeceğimiz filmin 60'ların dokusuna sahip olduğunu söylemek mümkün. Müzisyen Alexandre Desplat ise kelimenin tam anlamıyla büyülüyor.  Her kareyi müzikleriyle kusursuzlaştırıyor. Film içinde kullanılan parçalar ve eserlerde bir şölen niteliğinde.
Çocuk oyuncuların yerinde ve sempatik oyunculukları insanı çabuk etkiliyor. Kara Hayward ve Jared Gilman'ın uyumu en önemli etkenlerden biri. Bruce Willis, Edward Norton, Bill Murray, Tilda Swinton, Frances McDormand, Harvey Keitel ve Jason Schwartzman gibi yıldızlar ise farklı zamanlarda hikayenin tuzu biberi oluyor.

Özetle mutlak keyif alacağınız bir Wes Anderson filmiyle daha karşı karşıyayız. Filmi çok sevecek ve benimseyeceksiniz. Yalnız filmi biraz daha sindirmemize ihtiyaç olduğunu düşünüyorum. Kim bilir belki bu filmi kendi adıma Wes Anderson Sineması'nda zirveye yerleştireceğim.

A

Not: Wes Anderson yine bize bir sürpriz yapıp Cousin Ben Troop Screening with Jason Schwartzman kısa filmiyle izci kampından Moonrise Kingdom'ın ilk gösterimini aktarıyor. Kaçırmayın!


Devamını oku...

20 Eylül 2012 Perşembe

The Bourne Legacy

Robert Ludlum'ın roman serisinden uyarlanan Bourne Serisi yolculuğa yönetmen Doug Liman'la başladı. Ardından ikinci ve üçüncü devam filmleri devralan Paul Greengrass seriyi farklı bir noktaya getirdi. Paul Greengrass'ın yeni bir Bourne filmine "Hayır" tepkisine bağlı olarak Matt Damon'ın "Greengrass yoksa bende yokum." desteği hikayeye devam etmek isteyen yapımcılar için büyük bir engel oldu. Bu engelleri görünen o ki hiç düşünmeden aşmışlar. Nihayetinde serinin senaristi Tony Gilroy yönetmenlik görevine getirelerek ve Bourne karakteri filmin ana merkezinde olmadan bir Bourne filmine karar kılındı. Sonuç ise beklenildiği gibi seriye zarar veren bir hüsran.
The Bourne Ultimatum'da Jason Bourne ve gazeteci Simon Ross'un buluşmasından sonra program tehlikeye girmiştir. Bunun için yeni çözümler arayan CIA'nin bu sefer Bourne'den farklı olarak onunla aynı yöntemlerle yetiştirilmiş Aaron Cross ile sorunları oluşmaya başlar. Ve hikaye bunun üzerinden ilerler. Her şeyden önce biz Bourne filmlerinde konu mabında büyük gelişmeler gördük. CIA'nin kirli oyunları arasında Bourne'un yarattığı tehlike bütün dengeleri altüst ediyordu. Oluşturulan programın açığa çıkmaması ve konunun kapatılması adına akıllara gelebilecek her türlü işin yapılması bize gerçekçi bir hikaye sunmuştu. The Bourne Legacy'de ise bunlardan tamamen farklı olarak Aaron Cross'un film boyunca bir arayışına ışık tutmuş. Öyle bir arayış ki önceki Bourne filmlerine ihanet edecek bir düzeyde. Ayrıca bu durum The Bourne Legacy'i sıradan bir aksiyon filmi statüsüne getiriyor. Ek olarak seri boyunca CIA'nin olayı kapatmak için denediği her yol kendisinin gücünü hissetmemizi sağlıyordu. The Bourne Legacy'nin durumu bu anlamdada iç acıcı değil. Eskiden yaratılan güçlü ve kirli CIA'den eser yok. Çünkü yönetmen bunu bize hissettiremiyor. Böylelikle kötü güçler imajı havada kalıyor. Aksiyon olarak önceki filmlerde izlediğimiz yaratıcı sahneleri göremiyoruz.  Bilakis  önceki filmlerden benzer birçok sahneye tanık oluyoruz. Bu da başarısız bir tekrardan öteye gidemiyor. Filmin çoğunun sıkıcı bir tempoda ilerlediğini söylemekte mümkün. 
Jeremy Renner her ne kadar son yıllarda beyazperde ekranında sıkça gördüğümüz bir isimse de bir Matt Damon değil. Bu yüzden serinin hayranı olanlar dolasıyla Jeremy Renner'ı çok yadırgayacaklar. Rachel Weisz ve Edward Norton gibi başarılı isimleri görsekte aksak senaryodan dolayı akıllarımızda kalacak karakterlere sahip değiller. 

2007 yılında Michael Clayton gibi başarılı bir filme imza atan Tony Gilroy'dan sönük bir yönetmenlik denemesi. Teknik anlamda Hollywood standartlarını tuttursa da Paul Greengrass'ın seviyesine ulaşamıyor. Yine değinmeden geçemeyeceğim bir durum ise müzikler. Yeni göreve getirilen James Newton Howard fena sayılmasa da biz John Powell'dan memnunduk. Moby'nin Extreme Ways parçası yine ufak tefek değişikliklerde karşımızda. Diyeceğim odur ki ben sıkı bir Bourne Serisi hayranıyım. Bu yüzden verdiğim tepkiler biraz fazla olabilir. Ama Hollywood'un suyunu çıkardığı bugünlerde The Bourne Legacy'i duyurulduğundan bu yana filmden umudum yoktu. İzleyerekte teyit ettirmiş olduk. Uzun lafın kısası benim için "Bourne Üçlemesi" vardır. Ve bundan sonra gelecek filmleri ben Bourne olarak kabul etmiyor ve kaale almıyorum.

C

Devamını oku...

17 Eylül 2012 Pazartesi

Jin líng shí san chai

Jin líng shí san chai/The Flowers of War sinema sektöründe sıkça gördüğümüz yıkımın insan üzerindeki etkilerini gösteren bir savaş filmi. Belki çoğu sinemaseverin "Artık yeter" nidalarına karşın ben bu tür hikayeleri hala dinlemeye ve izlemeye hazırım. Çünkü yaşanmışlıklar üzerine en ufak bir empati bağını kurabilirsek insani yönden bir gelişim gösterebiliriz. En azından bu yönde bir umut taşıyorum. Elbette filmin derdini eline yüzüne bulaştırmadan anlatması bu türde en önemli etkenlerden biri. Nitekim Jin líng shí san chai yapımı bunu başarıyor. 

"20 gün süren bombardımanın ardından Nanking sonunda Japonlara teslim oldu. Tarih 13 Aralık 1937 idi. O gün herkesin koştuğunu hatırlıyorum. Ama hiç kimse o ağır sis bulutundan kaçamıyordu." 
Nanking şehri acıyla yüzleşmek zorundadır. John Miller çok farklı bir amaçla Nanking'e ayak basmıstır. Savaşın ortasında kalan masum insanların yollarının kesişmesi kaçınılmazdır. 
Jin líng shí san chai filminin teması "Savaşın Arasında Kalan Masum Siviller". Elbette bu temayı işleyen birçok film gördük. Fakat ek olarak çok ince bir noktaya değinmeyi başarıyor. Toplum tarafından dışlanan insanlarıda hikayeye dahil ederek 'Toplumsal Bakış Açısı'-nı bir noktada sorguluyor. Christian Bale'ın oyunculuğu yine göz kamaştırıyor. Bazı sahnelerde öyle iyi oyunculuk çıkarıyor ki gözlerimizin parlamamasına imkan yok. Diğer oyunculuklarda gayet başarılı. Filmin görsel ekibi işçilik olarak iyi olsa da birkaç yerde ben kendi adıma aksamalar hissettim. Yinede bu filmin bütününü bozmayan bir iki ufak sekans şeklinde. Jin líng shí san chai bir aksiyon filminden daha çok bir savaş draması. Bu yüzden izleyecek olanların bunu göz önünde bulundurmasında fayda var. Film bir başyapıt mertebesinde olmamasına rağmen kendini izlettirdiğini söylemek mümkün. Özellikle yer yer mizahisiyle çoğu kezde dramatik sahneleriyle akıllarda yer edinebilir. Daha önce başarılı yapımlara imza atmış yönetmen Yimou Zhang bu kez fazla beklentiye girilmezse çoğu kişinin beğeneceği bir film önümüze sunmuş.

B
Devamını oku...

5 Eylül 2012 Çarşamba

Serbuan maut

Sinema tarihinin en iyi aksiyon filmlerinden biri söylentileri ile kulaktan kulağa yayılan Serbuan maut/The Raid: Redemption filmine sırtımızı çeviremezdik. Haliyle "Söylendiği kadar var mı?" sorusu kafaları kurcalarken bendeniz filmi izledim. Umarım bir nebze de olsa meramımı anlatabilirim. İlk etapta film hızlı bir girizgaha sahip. Konuyu uzatmadan, lafı dolandırmadan hikayeye başlıyor. Ondan sonrası zaten bitmek bilmeyen bir kedi-fare kovalamacası, bir av-avcı ilişkisi ve dört duvar arası bir savaş...
Benim için en büyük avantaj filme başlamadan önce herhangi bir beklentide olmamam. The Raid: Redemption bu yüzden bende bir hayalkırıklığı yaşatmadı. Üstelik filmi keyifle ve sıkılmadan izledim. Filmin "Uzakdoğu Dövüş Sanatları" esintileri gayet cezbedici. Dövüş koreografileri oldukça iyi düşünülmüş. Bunuda aktarırken gayet başarılılar. İşin açıkçası filme başlamadan önce bu anlamda bir şey beklemiyordum. Bu anlamda bende olumlu bir etki bıraktı. (Bazı abartıları görmezden gelirsek) Ara ara filmimiz iyi gerilim sekanslarıda yaşatıyor. Bütün bunları okurken belki "fakat" sözcüğümü duyar gibisinizdir.  Yazımın en başına dönersek "Söylendiği kadar var mı?" sorusuna cevabım "Malesef" Bunun nedeni ise tamamiyle belirli bir hikayesinin olmamasıdır. The Raid: Redemption bu konuda sırtını tümüyle aksiyona dayıyor. Bir binaya iki grup insanı kapatıp "Buyrun savaşın." misali konu ile ilerliyor. Yer yer bir şeyler araya sıkıştırsada ne yazık ki bize hikaye olarak pekte aktarılan bir şey yok. Çoğu kişinin "Aksiyon filmine aksiyonu iyi diyorsun. Daha ne istiyorsun. " cümlelerine ancak "Bourne Üçlemesi" diyebilirim. Günümüzde artık Bourne serisiyle aksiyon filmlerinde hikaye olarakta bir şeyler anlatabildiğine şahit olduk. Bu anlamda belki haksızlık olacak ama her yeni aksiyon filminde konu mabında yaratıcı bir şeyler bekler olduk. Beni içi boş aksiyon filmleri etkilemiyor.  The Raid: Redemption filmine haksızlık yapıp bütünüyle boş bir film diyemem. Bu yüzden filmi kısaca özetlersek aksiyon severler için keyifli bir sinema deneyimi olacaktır. Onun dışında ise herhangi bir vaadi yok.

B-
Devamını oku...

13 Ağustos 2012 Pazartesi

Bir Zamanlar Sinema Sunar: En İyi 15 Çizgi-Roman Uyarlaması

Bir Zamanlar Sinema blogunun hazırladığı En İyi Çizgi-Roman Uyarlamaları etkinliği sonuçlandı. 31 kullanıcının katıldığı ankette zirveye yerleşen isim The Dark Knight oldu. Benim 10 filmlik listemden 9 film 15'lik listeye girdi. Ortaya güzel bir liste çıktı. Listede ufak süprizlerde mevcut.

Not: Etkinliği hazırlayan Serdar Durdu'ya burdan teşekkür etmek istiyorum. 



Listeden En İyi İlk 5 Uyarlama:
1- The Dark Knight (2008)
2- Sin City (2005)
3- V For Vendetta (2006)
4- Oldboy (2003)
5- Watchmen (2009)

15 filmlik listeye ulaşmak için tıklayın:
http://birzamanlarsinema.blogspot.com/2012/08/en-iyi-15-cizgi-roman-uyarlamas-anket.html?spref=tw
Devamını oku...

Bir Zamanlar Sinema'dan En İyi Çizgi Roman Uyarlamaları


Benimde takipçisi olduğum Bir Zamanlar Sinema blog'u The Dark Knight Rises'ın vizyona girdiği bugünlerde güzel bir etkinlik yapıp En İyi Çizgi Roman Uyarlamaları'nı seçiyor. 55 filmlik bir ön listenin yanında listede olmayan favori filmlerinizide seçebiliyorsunuz. Bende kendi kişisel listemi oluşturdum. Baştan söyleyeyim hiçbir zaman çizgi-roman okuyucusu olmadım. Bu yüzden bize beyazperdede yansıtılan çizgiler doğrultusunda değerlendirmeler yaptım. Listeyi hazırlarken biraz zorlandım. Özellikle X-Men serisine biraz haksızlık yaptığımı düşünüyorum.  Ne yazık ki bazı yapımlarda fedakarlık yapmak gerekiyordu. Çünkü 10 filmlik bir liste hazırlayabiliyoruz. Ayrıca sıralamada yine aynı şekilde oldukça zorlayıcıydı. Hala bile tam içime sinmesede neticede iyi kötü bir liste çıkardım. Lafı uzatmadan buyrun benim kişisel listem.

1-The Dark Knight
2-Sin City
3-History of Violence 
4-Persepolis 
5-Oldboy 
6-The Crow 
7-Spider-Man 2 
8-Watchmen 
9-Batman Begins 
10-Akira 

55 filmlik ön liste için;
http://birzamanlarsinema.blogspot.com/2012/08/en-iyi-cizgi-roman-uyarlamalarn.html
Devamını oku...

28 Temmuz 2012 Cumartesi

The Dark Knight Rises

Christopher Nolan Batman Begins'le Gotham evrenini karanlık, ihtişamlı ve ciddi bir atmosfere taşıdı. Tabi bu atmosferi yoğururken hikayesini belirli bir realiteyle anlattı. Batman Begins bir çizgi-roman uyarlaması için fazlasıyla derin ve başarılı giriş bölümüydü. Serinin ikinci filmi The Dark Knight ilk filminin çok ötesinde bir noktaya ulaştı. Heath Ledger'ın çekimlerden kısa bir süre sonraki trajik ölümü herkesi sarstı. Joker karakterini çok başarılı yorumlayan Heath Ledger'ı seyirci öyle bağrına bastı ki bu karakterle adeta ölümsüzleşti.  Ve Batman bir efsaneye dönüştü. Bu denli beğenilen bir filmden sonra beklentiler kaçınılmaz oldu. Üstelik sözünü ettiğimiz adam Christopher Nolan. Son yıllarda her filmiyle olay olan ve övgüler alan bir isim. Ne kadar tereddütleriniz olsa da içten içe üst düzey bir film bekliyorsunuz. Benimde kendime göre beklentilerim oldu. Bazı kısımlarda memnun kaldım. Bazılarında ufak çaplı hayalkırıklıkları yaşadım. Ama nihayetinde serinin güzel noktalandığını düşünmekteyim. 
(Spoiler)Konuyu kısaca özet geçelim. Batman kendini Gotham'dan soyutlamıştır. Gotham'la yaptığı sahte anlaşmayla halkın gözünde katil ve maskeli bir canavardır. (The Dark Knight'ın finalini hatırlayın.) Fakat Gotham daha güvendedir. Bu arada bir terörist grubunun lideri olan Bane Gotham'da yükselecek anarşinin ateşini yakacaktır. Selina Kyle ise Bruce Wayne'in önüne bir dizi oyunlar getiren bağlılığı ve inançları gizemli olan olayların merkezinde yer alan biridir. Er ya da geç Bruce Wayne'nin Batman kimliğiyle yüzleşmesi gerekmektedir.
The Dark Knight Rises hakkında ilk söyleyebileceğim şey uzun süresine rağmen akıcı bir film olması. Batman Begins'te "Korku" ile yüzleşen Bruce Wayne, The Dark Knight'ta "Kaos" ortamında fedakarlıkla ipi göğüslemişti. The Dark Knight Rises filminde ise Bruce Wayne "Anarşi"-nin merkezinde geriye kalan kalıntıların arasından korkuyla yüzleşip tekrar Batman'in kimliğini benimsemesini konu alıyor. Hikaye "Batman'in Çöküşü" üzerine olduğu için omurgasını tamamiyle dramaya yaslıyor. Küllerinden yeniden doğan Wayne'nin dramasını fazlasıyla hissediyorsunuz. Yer yer duygulandığımı belirtmeliyim. Tabi ki çoğu kişinin merak ettiği soru "Bane, Joker gibi başarılı bir kötü karakter olacak mı?" Bane ile ilgili öncelikle benimde şüphelerim vardı. Bane tamamiyle üstün körü yazılmış bir karakter değil. Nolan'ın düşüncesi güzel fakat bazı yerlerde karakter çeşitli aksamalara uğruyor. Özellikle filmin finaline doğru Bane konusunda bir hayalkırıklığı yaşanılıyor. Nihai savaşta beklenen nihai dövüş oldukça sönük kalıyor. Aslında bunun filizlerini ilk karşılaşmada alıyorsunuz. Fakat "Nolan finalde gereğini yapmıştır." diyorsunuz. Lakin "-Bu sefer değil." Yani özetle Bane, Joker gibi akıl oyunları yapan, gerektiğinde değinmek istediği mesajları çok iyi veren ve sonuçlarını düşünmeden hareket eden bir karakter değil. O programlanmış ve asker gibi yetiştirilmiş biri. Ne yazık ki karakterin tüm hünerlerini beyazperdede göremiyoruz. Bu da senaryodan kaynaklanıyor. Asıl karakter olarak hayalkırıklığına uğradığım isim Miranda Tate. Çok hızlı gelişen ve finalinde çok ucuz kalan bir karakter. Finale doğru mantık hataları ve bariz klişeler biraz daha filmden soğumanıza neden olabilir. Bunun dışında ciddi anlamda filmi iyi bir salonda izlememe rağmen etkilendiğim sahneler The Dark Knight'a göre azdır. İlk yarıda beğendiğim sahne Bruce Wayne'nin Batman kimliğiyle ilk kez ortaya çıkması, ikinci yarıda bir nevi filminde ruhunu oluşturan kırılma noktası diyeceğimiz "Rise" bölümü ve filmin finalindeki sekansları.
Christopher Nolan'ın finali iyi bağladığı aşikar. Hikaye arada aksamalar yaşasa da genel olarak iyi ilerliyor. Özellikle ilk iki filmden kalan soru işaretleri iyi bir yere bağlanıyor.  Görsel efektler, kostüm, mekan gibi detaylardan bahsetmeye gerek yok. Bunu profesyonel bir şekilde yaptıkları su götürmez gerçek. Ayrıca yeni aracımız Bat'te oldukça şık. Ek olarak Hans Zimmer'dan bahsetmek istiyorum. Seriye genelde çok iyi müzikler yaptı. Bu filmdede her sahneye uygun gerektiğinde heyecanlandıran, hüzünlendiren ve umut  veren parçalarla tüylerimizi diken diken etmeyi başarıyor. 
Christian Bale bir kez daha Bruce Wayne/Batman karakterini iyi canlandırıyor. Batman'in çöküş döneminin altından hakkıyla kalkıyor. Dramatik sahnelerde ise ağırlığını koyabiliyor. Tom Hardy ise maskeli olmasına karşın gayet düzgün bir performans çıkarıyor. Heath Ledger gibi öne çıkmasa da oyunculuk olarak hakkını yememek lazım. Filmin yıldızı ise Selina Kyle ya da Catwoman diyeceğimiz Anne Hathaway. Selina Kyle'ın mizahi olarak hikayeye katkısı büyük. Anne Hathaway oyunculuğuyla hayran bırakıyor. Aynı şekilde Blake rolünü canlandıran Joseph Gordon-Levitt'in hikayeyi iyi besliyor.(ki finalinde çok iyi bir yere bağlanıyor.) Gary Oldman ve Morgan Freeman önceki filmlerdeki gibi hikayenin önemli karakterlerini canlandırıyor. Alfred rolünü canlandıran ustad Michael Caine ise bambaşka bir oyunculuğa imza atıyor. Belkide filmin en iyi performansıydı. Marion Cotillard ise Mirada Tate karakteri ile faciaydı. Yukarıda bahsettiğim gibi olayların içine çok hızlı giren ve sunuş şekli basit bir karakter. Özellikle karakterin finalinde Marion Cotillard'ın oyunculuğu yerlerdeydi.

Yazıyı toparlamak gerekirse serinin finali için gayet güzel bir bölüm olmuş. Sinema salonunu terkederken içinizde bir burukluk ve hüzün olacaktır. Bir sürede bu burukluğun süreceği kesin.  Christopher Nolan'a teşekkür etmek istiyorum. Böylesine gerçekçi ve karanlık bir dünya yarattığı, ara ara dönüp tekrar izleyebileceğimiz bir üçleme ve Batman'in büyüsüne inandığı için...

B-
Devamını oku...