2 Mart 2012 Cuma

J. Edgar


Hikayemiz FBI'ın kurucusu ve yaklaşık 50 yıl ona başkanlık yapan John Edgar Hoover'ın yaşamını ele alıyor. Aslında Clint Eastwood ve Leonardo DiCaprio anlaşmaya vardığı ilk günden beri filmin sıkı bir takipçisi oldum. Sadece ben değil birçok sinemasever büyük bir merakla bu projeyi beklemeye başladı. Üstelik senarist Milk filmiyle Oscar Ödülü kazanan Dustin Lance Black'ti. Bütün bunlar birleşince yüksek bir beklenti içerisinde olmak kaçınılmazdı. Fakat film AFI'de galasını yaptıktan ve gösterime girdikten sonra yoğun eleştirilere maruz kalmıştı. Bunların çoğu yönetmene ve senariste yöneltilen eleştiriler oldu. İster istemez bende filmden beklentilerimi minimum seviyeye düşürdüm ve hatta bir ara filmi bile unuttum. Ta ki film ülkemizde vizyona girene kadar...
Film J. Edgar'ın hem gençlik yıllarının hem de yaşlılık döneminin birlikte kurgulanmasıyla seyirci önüne çıkıyor. Hatta kısa bir anlığına çocukluğuna bile gidiyoruz. Bu yönüylede yakın dönemde izlediğim The Iron Lady filmiyle benzerlik taşıyor. Çok önemli bir kuruluşa bu kadar yıl hizmet etmek elbette önümüze bir sürü dava ve soruşturma getiriyor. Filmin belki en zayıf noktası burada başlıyor. Tamamiyle bir döneme yoğunlaşmak yerine Edgar'ın bütün kariyerini ele almaya çalışıyor. Hal böyle olunca hikaye karmaşık ve hızlı geçişler yapan bir yapıya dönüşüveriyor. Sovyet komünizminden tutunda Martin Luther King'e, Nixon'a, Kennedy Suikastine, Charles Lindbergh'e kadar uzanan bir hikaye. Fakat Lindbergh olayı işin merkezinde olup bunu yönetmenin hakkıyla anlattığını düşünüyorum. Edgar'ın insani yönünü fazla irdeliyor. Bu yüzden kariyeri çoğu zaman arka plandada kalabiliyor. Üstelik Edgar'ın eşcinsellik iddalarıda işlenince haliyle birçok temaya tanık oluyoruz. Ne yazık ki hepsini başarıyla aktardığını söyleyemeyiz. Bununla birlikte Amerika Yakın Tarihi olduğu için çoğumuz bende dahil bazı konulara hakim olamayabiliriz. Bu yüzden filmden önce ve sonra çeşitli araştırmalar yapmak konuyu anlama yönünde lehimizde olur.
Oyunculuklara değinirsek benim açımdan filmin en güçlü yönüdür. Leonardo DiCaprio yine kısmi olarak psikolojik bir karakterde diyebiliriz. Bu tür rollerdeki başarısını hepimiz biliyoruz. Özellikle hırslı ve çoğu zaman acımasız davranan J. Edgar'a çok iyi hayat vermiş. Zaman zaman karakterin The Aviator filmi gibi psikolojik rahatsızlıkları olması DiCaprio geçmişindeki deneyimiyle rahatlıkla bu sahneleri sıyırıyor. Naomi Watts'ta pek ön planda olmasa bile kadraja girdiği sahnelerde başarılı olduğunu söyleyebilirim. The Social Network'ta kısa bir rolle karşımıza gelen Armie Hammer ise burda kendini baya geliştirmiş. Geçen gün gerçekleşen Oscar törenine bence film oyunculuk olarak adaylıklar alabilirdi. Çünkü yaşlılık dönemi için girdikleri ağır makyajların altında bile oyunculuk olarak izleyiciye rahatlıkla ulaşıyorlar.
Clint Eastwood'a gelirsek ne kadar yaşlandığını kabul etmesemde son dönemde yaptığı filmlerle tempoyu biraz düşürdüğü aşikar. Umarım kısa dönemde eskisi gibi yapıtlar önümüze sunar. Kısacası toparlarsak; Birçok konuya değindiği için karmaşık ve durgun olduğu için zaman zaman sıkıcı gelebilir. Yalnız oyunculukları kostüm ve makyajları başarılı. Hatta bu kategorilerde Oscar'a aday olamaması gerçekten ilginç. Ek olarak kullanılan soluk renk hikayeye olumlu bir hava katmış. Bunun yanısıra 50 yıllık bir evreyi işlediği için dönem arasındaki geçişler mükemmel aktarılmış. Ben olayları merak ettiğim için ve birazda yönetmen ve oyuncu hayranlıkları taşıdığım için izlerken sıkılmadım. Ama aynı şeyi herkes için söyleyemem. Burda birazda seyircinin bakış açısı devreye giriyor. Onun için izleyip izlememe kararı size kalmış.

B

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder