13 Mayıs 2012 Pazar

Pink Floyd The Wall

UYARI: YÜKSEK DOZDA SPOİLER İÇERİR.
Müzik sektörünün önemli otoriterlerince hala büyük bir öneme sahip olan Pink Floyd grubu zamanında büyük kitlelere ulaşmış ve hala da efsanevi isminin ardında dilden dile şarkıları yayılmaktadır. Pink Floyd günümüzde aktif bir grup değildir. Grup üyeleri arasında anlaşmazlıklar çıkınca zamanla dağılmıştır. Etkisi ise hala devam etmektedir. Grup 1979 yılında çıkardığı The Wall albümüyle dikkatleri üzerine çekmiştir. Albümde Pink karakterinin doğumu, yetişkinliği ve kendini dünyadan soyutlaması eleştirel bir dilde anlatılır. 2 CD'lik albümde benimde sevdiğim parçalar Another Brick In The Wall (Part 1, 2, 3), The Trial ve bir nevi hastası olduğum Comfortably Numb var. Albümünün bünyesinde barındırdığı birden fazla dikkat çekici tema üzerine filmi çekilmeye karar verildi. Bunun üzerine yönetmenlik koltuğuna Alan Parker, senaristlik koltuğuna ise Pink Floyd gurubunun kurucularından  Roger Waters geçti. Filmin animasyon kısmını ise Gerald Scarfe üstlenmiş. Filmin kurgusu aslında The Wall albümüyle orantılı ilerlemektedir. Zaten albüm kronolojik bir sırayla Pink karakterinin yaşam gelgitlerini anlatmaktadır.
Pink daha bir bebekken II.Dünya Savaşı sırasında babasını kaybetmiştir. Bu acı kaybı savaştaki babasının ve Pink'in beşikteki görüntülerini The Thin Ice parçası eşliğinde görüyoruz. Pink'in büyüme evresindeki psikolojik mekanizması başka bir baba figürüne sığınmayı getirir. Bu gereksinimi başkalarının çocuğu olma girişimleriyle daha ileri götürür. Tabi düşündüğü gibi hoş karşılanmaz. Ve geri çevirilir. Bu girişimlerde Another Brick In The Wall Part 1 şarkısı çalmaya başlıyor ki müzikle beraber unutulmaz sekanslar görüyoruz. Yaşadığı doldurulmaz boşluk ve psikolojik yıkım onu yalnızlığa ve suskunluğa itmiştir. Varolduğu evrene sırtını dönmüş ve hayatla arasına duvarın ilk temelini atmıştır. Nihayetinde zaman geçer... Artık Pink daha da büyümüştür. Babasının asker üniformasını giyip aynada gururla bakarken bundan sonra işi Gerald Scarfe ele alıyor. Bir güvercin uçar. Ve bundan sonra savaş resmedilir. Özellikle güvercin gibi iyiliği ve saflığı temsil eden bir varlığın savaş uçaklarına dönüşümü Goodbye Blue Sky parçasıyla simgeleşiyor. Pink'in okul dönemi ise şüphesiz ki en güçlü eleştirel kısımlardan biridir. Pink'in yazdığı şiir Money şarkısının sözleridir. Bu şiirin öğretmen tarafınca küçük görülmesi ve öğrencinin aşağılanması yanlış sistemin ne noktalara varacağını gösteriyor. Duvar yavaş yavaş örülmeye devam ediyor. Sisteme cevap ise  Another Brick In The Wall Part 2'dur. Yine zaman geçer... Pink kendisini annesinin korumacı kanatları altına bırakır. Ve Mother parçası... 
Pink bir rock yıldızıdır...
Son bir darbede sevgiliden gelir. Artık kaybolmuşluğun içine kendini bırakır. Rock yıldızının konsere çıkması gerekmektedir. Uyuşturulur. Comfortably Numb çalmaya başlar. Grubun en sevdiğim parçasıdır. Parçanın ardındaki sahne sekansları ise Pink'in çocukluk ve şimdiki dönemini birleştiren kolaj bir çalışmadır. Yine görülmeye değer karelerden biridir.  Pink'in vücundaki fiziksel değişimler adeta David Cronenberg'in body-horror türündeki filmlerini anımsatıyor. Ve Pink'in bir hayatı yok olmuştur. 

Duvar tamamiyle örülmüştür. Yeniden doğuş olarak nitelendirilen evrede Pink faşisttir. Toplumu ele geçirmiştir. Cinsel tercih, din ve ırk ayrımı bir netliğe kavuşturularak istenmeyenler dışlanmaya ve katledilmeye başlanır.   

Ve final...
Pink yargılanmakta. Yargıç örülen duvarların yıkılmasına karar verir. The Trial parçası eşliğinde  yaratıcı Gerald Scarfe animasyonlarını izliyoruz. 
Duvar yıkılır...

Pink Floyd The Wall filminin felsefik, eleştirel ve psikolojik yanları filmin değerini kat ve kat artırıyor. Tabi sinemanın bir sanat olduğunu bizlere hatırlatan Alan Parker bu sanata bağlılığımızı pekiştiriyor. Öykü adeta bir ressamın fırçasıyla anlatılma hissi uyandırıyor. Ve bu sanat olayını yaşamak paha biçilmez. 

A

6 yorum:

  1. favori filmlerimdendir The Wall güzel bir değerlendirme olmuş :) 8 yüksek bir puan ancak The Wall için biraz az kaçmış benim gözümde. dikkat ettim de genel olarak da çok yüksek puanlar vermiyorsun filmlere :) henüz 9 ve 10 görmedim blogunda :)

    YanıtlaSil
  2. Teşekkür ederim. Benimde favori müzikal filmlerimden artık. Puanlama konusunda hep beceriksiz olduğumu söylemişimdir. İnan blogta belki 5-10 gün sonra az verdim ya da fazla verdim diye değiştirebilirim. Aslında puan olayına yeni başladım. Uzun süre internette sinema hakkında sitelerde yorum yapmama rağmen puan kullanmıyordum. Çünkü tüm filmler için objektif olamayacağıma inanırım. Arkadaşlarda hep söylerdi bu eksikliğin diye. Blogla başladım. Şu anda en yüksek puan blogta herhalde Ateşböceklerinin Mezarı ve Barry Lyndon 8.3'tür. 9 ve 10 puanı herhalde hiçbir filme vermem. Belki 9 zorlarsam birkaç film ama 10 yok çıkmaz:) Seninde puanlaman bana yüksek geliyor. Herkesin farklı sistemi var:) Sinema konusunda benden daha cimri davranan arkadaşlarımda var:) Ayrıca filmlerim.com'dada takılıyorum orda filme 10 puan verdim puanı artsın kolay kolayda orda 10 vermem sayılı filmlerdendir:)

    YanıtlaSil
  3. Aslında 10 puan dediğimiz şey 5 yıldıza tekabul ediyor. Başyapıt olarak selamladığımız bir filme 5 yıldız verebiliyorsak 10 olmasa da yakın bir puan vermekte sakınca görmüyorum. bazı arkadaşlar benim de notumun kıt olduğunu söyler gerisini sen düşün :) evet dediğin gibi herkesin sistemi farklı işliyor :)

    YanıtlaSil
  4. Anladım. Harbiden senden çok veren arkadaşları düşünemiyorum:)Benim aslında 7.7 ve sonrası puanlarım çok iyiler oluyor işte. 8'i geçmişse tamamdır benim çok sevdiğim filmdir zaten. Ama hala diyorum oylama konusunda iyi değilim:) Çünkü çok çabuk fikir değiştirebiliyorum.

    YanıtlaSil
  5. hahah :) çok yüksek puanlar verebildiğim gibi çok düşük de veririm :) bloga daha çok sevdiğim filmleri yazdığım için öyle görünüyor.

    YanıtlaSil
  6. Zaten ben puan olayını birazda kişinin sistemine göre bakarım. Puan o kadarda önemli değil. Imdb puanları film izlerken yardımcı olabiliyor. Ama imdb'ye pek güvenmemek lazım.

    YanıtlaSil