28 Şubat 2012 Salı

Edebiyattan Sinemaya: Pride and Prejudice


İngiliz Edebiyatının önemli isimlerinden olan Jane Austen'in Pride and Prejudice romanı kuşkusuz ki Klasik Edebiyatın en önemli eserlerinden biridir. Türkçe'ye Aşk ve Gurur adıyla çevrilen kitabı daha çok bu isimle tanırız. Ama bazı yayınevleri Gurur ve Önyargı (ki orjinal çevrimi budur.) diye çevirmiştir. Kitabın orjinal adındanda anlaşılacağı gibi ana tema iki önemli öğe üzerine kurulmuştur. Bir yanda insanoğlunun belki yaradılışından beri özünde olan gurur, diğeri ise birçok kapının kapanmasını sağlayan önyargı. İtiraf etmeliyim ki çevirdiğim her sayfada büyük bir akıcılık vardı. Yazar dilini oldukça akıcı bir şekilde kullanmış. Tabi burda yayınevi çevirilerinin etkenide inkar edilemez. Karakter tasvirleri oldukça güçlü ve kurgusu ise olduça sağlam. İnsanın bir takım duygularını bu satırlarda bulacağına inanıyorum. Kısaca göz kırpmadan zevkle okunabilecek klasik bir eser.
Filmine gelirsek ise çeşitli sinema ve dizi versiyonları var. Ama burda hepimiz hangisinden bahsedeceğimi biliyoruz. Yönetmenliğini Joe Wright'ın yaptığı 2005 yapımı ve 4 dalda Oscar'a aday olan filmden bahsedeceğim. Kitabın orjinal isminden sinemaya uyarlanmıştır. Joe Wright'ın ilk uzun metrajlı filmidir. Güçlü bir uyarlama diyebiliriz. Elbette olaylar kitaptan daha hızlı gelişmeye başlıyor. Yönetmen bütün olaylara değinmeye çalışmış. Özellikle Wright'ın dönem sinemasını burda anlatma becerisi ortaya çıkıyor. Dönemi çok iyi yansıtmakla kalmayıp kamerayı çok iyi kullabilmiş. (ki sonra ki filmlerindede bu başarı vardır.) bknz. Parti Sahnesi... Filmde kullanılan müzikler ve geçişlerde oldukça başarılı. Filmin tek eksiği varsa o da bana göre ''Önyargı'' temasını yeterince güçlü kullanamamış olmasıdır. Daha doğrusu kitabın bu noktasındaki başarısına ulaşılamamış. Çünkü kitapta önyargı uzun bir dönemde yavaş yavaş filizlenmeye başlayıp ve sonrasında çok güçlü bir tesir gösteriyordu. Fakat filmde hemencecik olup bitiyor. Belki filmin süresinden kaynaklanıyordur. Burda biraz film uzatılabilirdi. Onun dışında filmin pek bir eksikliğini görmedim.
Kısaca hem kitap olarak hem film olarak rahatlıkla okuyup, izleyebileceğiniz bir eser. Hatta daha bu eserlerle tanışma fırsatına nail olamamışsanız bence durmadan bir an önce ulaşmaya çalışın. 

İyi Okumalar...
İyi Seyirler...
Devamını oku...

27 Şubat 2012 Pazartesi

Oscar'ın Ardından


Bir sene daha Oscar krizini atlatmışken bu konuya biraz değinmek istedim. Öncelikle tören gayet herkesin beklediği bir şekilde sonuçlandı. The Artist'in ana, Hugo'nun teknik dallardaki hakimiyeti bekleniyordu ve öyle de oldu. En İyi Film bu iki filmden birine gidecekti. The Artist sahibi oldu. Şu anda bu karar doğru gibi. Çünkü görüşlerin değişmesi sinema sektöründe sıkça rastlanılan bir durumdur. En İyi Yönetmen kanımca Martin Scorsese'ye gitmeliydi. En İyi Erkek Oyuncu beklendiği gibi Jean Dujardin gitti. Ama Take Shelter ile Michael Shannon kesinlikle aday olmalıydı. Ayrıca daha performansını görmediğim Michael Fassbender içinde öyle deniliyor. En İyi Kadın Oyuncu dalında Viola Davis ve  Meryl Streep arasındaki çekişmeyi  Meryl Streep kazandı. Aslında daha önce 2 Oscar aldığı düşünülürse Viola Davis'e ödül verilebilirdi. Merly Streep'in seveni olduğu kadar sevmeyeni de var.  Hayranı olmama rağmen bu sene ki performansı favorimdi. Her sene iyi olabilir. Ama Allah aşkına Akademi artık onu bir süre aday yapma! En İyi Yardımcı Kadın ve Erkek Oyuncu ödülleri yine beklenen isimlerin oldu. Octavia Spencer ve Christopher Plummer. Oysa ki Jessica Chastain'inde ödül almasını görmek isterdim. Sanırım bu sene ki muhteşem çıkışını kimse inkar etmez.
En İyi Uyarlama Senaryo Alexander Payne- The Descendants'a gitti. Ben burda Moneyball filminin ödül almasını isterdim fakat The Descendants filminide sevdiğimi inkar edemem. O yüzden bu dalda pek yadırgama yapmadım. En İyi Ögün Senaryo bana göre hakeden ve beklenen isme gitti: Woody Allen-Midnight in Paris. En İyi Yabancı Film kategorisinde yine hakeden isim ödülü aldı. İran yapımı Jodaeiye Nader az Simin. Kanımca yılın en iyi filmlerindendi. Bu arada Nuri Bilge Ceylan'ın Bir Zamanlar Anadolu'da filmi kesinlikle aday olmalıydı. Büyük bir haksızlık yapıldı.
Teknik dallara gelirsek burdaki tahminlerimde geçen sene ki kadar başarılı olduğumu söyleyemem. Belki biraz aceleyle liste hazırladığım için. Bu dallarda Hugo'nun ağırlığını koymasına sevindim. Çünkü hem filmi sevdim hem de yönetmeni çok sevdiğim, saygı duyduğum bir yönetmendir. Ayrıca 3 dalda aday olup ve hiç alamayan hayranı olduğum Harry Potter serisinin finali adına ise üzüldüm. Çünkü seri hiçbir Oscar Ödülü'ne sahip olamadan bitti. Genel olarak bakarsak En İyi Sanat Yönetimi, En İyi Ses Kurgusu, En İyi Ses Miksajı, En İyi Görüntü Yönetimi, En İyi Görsel Efekt dallarında ödüller Hugo'ya gitti. Açıkçası En İyi Görsel Efekt Ödülü'nün Rise of the Planet of the Apes'a gitmediğine memnun oldum. Hakkettiğini düşünmemiştim ama nedense duyumlar hep o yönde oldu. 
Kısaca her zaman ki gibi bir töreni geride bıraktık. Beklenen isimlere ödüller gitti. Zaten bu olaydan dolayı artık ödül törenlerinin bir heyecanı kalmadı gibi. Umuyorum ki Michel Hazanavicius aldığı ödülün gerisini getirir ve köşesine çekilmez. Daha doğrusu kaliteli yapımlarla karşımızda olsun. Şurda şöyle bir dipnot geçmek isterim ki Martin Scorsese Hugo işiyle bence çok önemli bir yapıta daha imza attı. Kıymetinin önümüzdeki yıllarda daha da artacağını düşünüyorum. Sinemanın temellerini daha doğrusu sinemayı anlattığı için teşekkür ediyorum. 


Bu arada 19 tahminimden 12'si tuttu. Geçen sene daha isabetli tahminler yapmıştım:)
Devamını oku...

Oscar Ödülleri Sahiplerini Buldu


Önceki gece gerçekleşen ve bu sabaha kadar süren 84. Akademi Ödülleri sahiplerini buldu. The Artist ve Hugo 5'er tane ödüllerle geceye damgasını vurdu. 










İşte kazananların tam listesi:


En İyi Film: The Artist
En İyi Yönetmen: Michel Hazanavicius (The Artist)
En İyi Kadın Oyuncu: Meryl Streep (The Iron Lady)
 En İyi Erkek Oyuncu: Jean Dujardin (The Artist)
En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu: Octavia Spencer (The Help)
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu : Christopher Plummer (Beginners)
En İyi Özgün Senaryo: Woody Allen (Midnight in Paris)
En İyi Uyarlama Senaryo: Alexander Payne (The Descendants)
Yabancı Dilde En İyi Film: Bir Ayrılık (Jodaeiye Nader az Simin), İran
En İyi Sanat Yönetimi: Dante Ferretti Francesca Lo Schiavo (Hugo)
En İyi Müzik: Ludovic Bource  (The Artist)
En İyi Görüntü Yönetimi: Robert Richardson (Hugo)
En İyi Görsel Efekt: Hugo
En İyi Animasyon: Rango
En İyi Kurgu: Angus Wall, Kirk Baxter  (The Girl With The Dragon Tattoo)
En İyi Ses Kurgusu: Hugo
En İyi Ses Miksajı: Hugo
En İyi Kostüm: Mark Bridges (The Artist)
En İyi Makyaj: Demir Leydi (The Iron Lady), Mark Coulier J. Roy Helland
En İyi Şarkı: Bret McKenzie (The Muppets)
En İyi Belgesel: Undefeated
En İyi Kısa Belgesel: Saving Face
En İyi Kısa Film: The Shore
En İyi Kısa Animasyon: The Fantastic Flying Books of Mr. Morris Lessmore
Devamını oku...

23 Şubat 2012 Perşembe

Oscar Tahminlerim


84. Akademi Ödülleri'ne kısa bir zaman kala birçok yerde çeşitli tahmin listeleri yayınlamakta. Bende adeti yerine getirip kendi tahminlerimi yayınlıyorum. İşin aslı festivaller ve ödül törenleri derken ana dallarda ödüllerin kime gideceği az çok belli oldu. İşte favorilerim ve alacağını düşündüğüm filmler...








En İyi Film
Favorim: The Artist
Alacağını düşündüğüm: The Artist  


En İyi Yönetmen
Favorim: Martin Scorsese
Alacağını düşündüğüm: Michel Hazanavicius


En İyi Orijinal Senaryo
Favorim: Midnight in Paris
Alacağını düşündüğüm:  Midnight in Paris


En İyi Uyarlama Senaryo
Favorim: Moneyball
Alacağını düşündüğüm: Moneyball


En İyi Kadın Oyuncu:
Bu kategoride sağlam bir yarış olduğu kesin. Hatta bu yıl En İyi Erkek Oyuncu kategorisindeki ruhsuz yarışın açığını kapatır. Michelle Williams ve Viola Davis'i ayrı tebrik ediyorum.
Favorim: Meryl Streep
Alacağını düşündüğüm: Meryl Streep


En İyi Erkek Oyuncu
Favorim: Jean Dujardin
Alacağını düşündüğüm: Jean Dujardin


En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu
Favorim: Jessica Chastain (Bu yıl ki muhteşem çıkışıyla) 
Alacağını düşündüğüm: Octavia Spencer 


En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu
Favorim: Christopher Plummer
Alacağını düşündüğüm: Christopher Plummer


En İyi Görüntü Yönetimi
Favorim: The Tree of Life
Alacağını düşündüğüm: The Tree of Life


En İyi Kurgu
Favorim: Hugo
Alacağını düşündüğüm: The Artist


En İyi Sanat Yönetimi
Favorim: Harry Potter and the Deathly Hallows: Part 2
Alacağını düşündüğüm: The Artist


En İyi Kostüm
Favorim: The Artist
Alacağını düşündüğüm: The Artist


En İyi Makyaj
Favorim: Harry Potter and the Deathly Hallows Part 2
Alacağını düşündüğüm: The Iron Lady


En İyi Müzik
Favorim: Hugo 
Alacağını düşündüğüm: The Artist


En İyi Ses Kurgusu
Favorim: Drive
Alacağını düşündüğüm: Drive


En İyi Ses Miksajı
Favorim: The Girl With The Dragon Tattoo
Alacağını düşündüğüm: The Girl With The Dragon Tattoo


En İyi Görsel Efekt
Favorim: Harry Potter and the Deathly Hallows: Part 2
Alacağını düşündüğüm: Rise of the Planet of the Apes/ HP&Deathly Hallows Pt.2


En İyi Animasyon
Favorim: Rango
Alacağını düşündüğüm: Rango


En İyi Yabancı Film
Favorim: A Separation
Alacağını düşündüğüm: A Separation
Devamını oku...

My Week with Marilyn


Sinemada bir ikon haline gelen Marilyn Monroe'un kısa yaşamından kısa bir kesit. Filmimiz 1957 yılında Marilyn Monroe ve Laurence Olivier başrollerini paylaştığı The Prince and the Showgirl yapımının hem kamera önünü hem de arkasını inceliyor. Marilyn Monroe her ne kadar kameralar önünde ışık saçsa da çoğumuzun bildiği gibi sarsıntılı bir yaşamı olmuştur. Üstelik buna korkularda eklenince gerilimli gelgitlerin yaşanılması kaçınılmaz bir gerçekliğe dönüşmüştür. 
Teknik anlamda filmin herhangi bir sorunu yok. İdeal bir süre, başarılı bir sinematografi, sorunsuz mekan ve kostümler. Hikayenin yer yer karakter derinlenmesine inmesi başarılı olsa da birazda bu durum havada kalıyor. Burda çizilen ''Her şeyin nedeni: Korku'' teması pasif durup fazla eşelenmemiş. Daha doğrusu bir sonuca bağlanmamış. Belki hikayenin kısa bir dönemi ele alması bu yüzden belirli aksaklıklar yaratmıştır. Olumsuz ilişkilerini, sağlık sorunlarını ve bununla beraber gelen depresif anlarını daha ayrıntılı görmek isterdim.
Michelle Williams doğru bir tercih. Karakteri çok iyi taşıyor. Marilyn Monroe'un yaşamını kavramakla kalmamış performansına kendi yorumunuda katabilmiş. Bu nedenlede ortaya sağlam bir oyunculuk çıkmış. Eddie Redmayne pek sırıtmamış. Özellikle böyle büyük performanslar karşısında çuvallamamak en büyük başarıdır. Kenneth Branagh, Toby Jones, Judi Dench ve Julia Ormond gibi yetenekli isimler filmin başarısını daha da artırmış. Hayranı olduğum Emma Watson'ı ise burda görmek hoştu. Kısa rolü olsa da bu denli başarılı oyuncuların  arasında mutlaka deneyim kazanmıştır.
Durumu özetlemek gerekirsek yönetmen Simon Curtis bir starın yaşamını eksiklikler içersede iyi kotarmış. Daha ayrıntılı işlenmesinden yana olsamda sinemaseverlerin rahatlıkla izleyebileceği bir film.

B
Devamını oku...

21 Şubat 2012 Salı

Hugo


Hugo geçen yıl vizyona girmesiyle ''Sinemaya Saygı Duruşu'' niteliğiyle büyük bir alkış aldı. Aslında bu konumda olan başka bir filmde hepimizin beğeniyle izlediği The Artist filmiydi. Dolasıyla sinemanın kökenlerine inmek sektörü öyle sevindirmiş ki bu iki yapıt ödül törenlerinin vazgeçilmez isimleri oldu. Bunu da hakkettikleri kesin. Hatırlasanız The Artist filmi sessiz sinemadan sesli sinemaya geçişte önemli bir çizgideydi. Hugo ise işin biraz daha derinlerine inip sinemanın ilk günlerine kadar uzanıyor. Favori yönetmenlerimden Martin Scorsese bu projeye hayat veriyor. Taxi Driver, Goodfellas, Casino, The Departed gibi sayısız başyapıtlara imza atan ustadın tarzının dışına çıktığı nadir filmlerden. Onu hepimiz daha çok ''Suç Dünyası'' odaklı filmlerden tanırız. Bu türde de sektöre kült filmler bıraktığı aşikar.  Bu defa bir çocukla başladığı hikayeyi soluksuz izliyoruz.
Paris'in büyülü atmosferinde bir tren istasyonunda çalışan Hugo Cabret hayatın getirebileceği en büyük zorluklarıyla uğraşıyor. Yakınlarını kaybetmiş ve hala arkalarında yas bile tutamamış birisidir. Her şey tam bu noktada başlıyor. Hugo'nun hala bir umudu vardır. Öyle ki bu umut babasının niye çekip gittiğini bir nebze ona anlatacak ve bir nebzede yalnızlığını artık gidermiş olacaktır. Maceranın bu noktasında sinemanın en derinliklerine müthiş bir yolculuk başlıyor. Fantastik ve Bilim-Kurgu'nun ilk temellerini atmış olan Georges Méliès bu maceranın odak noktası oluyor. Sinemanın kökenlerinden ara ara geçişlerle müthiş bir izleme zevkiyle karşı karşıyayız. 
Asa Butterfield ve Chloë Grace Moretz filmin genç oyuncularından. İşlerini hakkıyla yapmışlar. Scorsese burda her iki oyuncunun etrafını usta isimlerle donatmış. Ben Kingsley, Christopher Lee, Sacha Baron Cohen, Emily Mortimer, Helen McCrory, Frances de la Tour, Richard Griffiths ve Jude Law... Hatta Martin Scorsese çok küçük bir kare ile oyuncu olarak karşımızda.
Filmin mekan ve kostüm tasarımlarının çok başarılı olduğu kaçınılmaz bir gerçek. Görsel efektlerde çok iyi. (Sadece bir tek yeri beğenmedim. O da 3d olduğu için sanırım. Çok kısa bir sekans) Paris'in büyülü atmosferi çok iyi oturtulmuş. Özel olarak Howard Shore'dan bahsetmek istiyorum. Yönetmenin sık sık çalıştığı bir müzisyen. Büyülü atmosferin oluşmasında büyük bir katkısı var. Bu denli bir başarı için kendisini kutluyorum.
Brian Selznick'in "The Invention of Hugo Cabret" adlı kitabından uyarlanma filmin senaryosunda daha önce Scorsese'in The Aviator filmiyle çalıştığı John Logan var. Senaryo gerçekten akıcı ve büyüleyici. Yaşayan Efsane Martin Scorsese'ye gelirsek her filminde olduğu gibi bir kez daha  kendisine hayran kaldım. 

A
Devamını oku...

17 Şubat 2012 Cuma

The Iron Lady


Film İngiltere'nin ilk kadın başbakanı Margaret Thatcher'ın hayatını ele alıyor. Kendisinden kısaca biraz bahsedelim. Margaret Thatcher 1975-1990 yılları arasında  Muhafazakâr Parti başkanlığını yapıyor. Ardından 79-90 yılları arasında büyük bir süpriz yaparak başbakanlık görevini üstleniyor. Özellikle dönemin siyasal oluşumunda, izlediği Soğuk Savaş politikasında ve Falkland Adaları sorununda büyük bir rol oynamakta. Bununla birlikte İrlanda Cumhuriyet Ordusu(IRA)'na bağlı 1981'deki Kuzey İrlanda Maze Hapishanesi'nde bulunan mahkumlar ellerinden alınan siyasi mahkum konumunu tekrar kazanmak için giriştikleri grevde Margaret Thatcher uzlaşmayı reddetti. Hatta burada 27 yaşında hayatını kaybeden Bobby Sands bir sembol haline geldi. ( Steve McQueen'in Hunger filmi bu olayı ele almıştı.) Kısaca İngiltere'nin yakın tarihinin en etkili siyasetçilerinden biri Margaret Thatcher. Sert ve taviz vermeyen kararlarından dolayı kendisi The Iron Lady yani Demir Leydi lakabı ile anılmaya başladı.
Filmimize dönersek Thatcher'ın hayatı üç farklı dönemle işlenmiş. Hırslı Margaret hayallerle dolu azimli bir genç kızdır. Margaret dönemin en çok konuşulan siyasetçilerinden biridir ve zirvededir. Thatcher büyük bir hayatı geride bırakmıştır. Ardında ''Pişmanlık mı? Gurur duyulan bir yaşam mı?'' belli olmazken Alzheimer hastalığıyla mücadele eden bir beden. Psikolojik filmleri ve bu tür geçişleri sevdiğim için bu kısımları ayrı bir merakla izledim. Kurgu'nun üç yaşamı birbiri içinde anlatımı bence filmi başarılı kılmış. Fakat film bittiğinde içinizde bir şeylerin eksik olduğuna dair bir his oluşabilir. Bu da konunun size ne kadar hitap ettiğine bağlı ya da ne kadar etkilendiğinize.
Meryl Streep baştan sona Margaret Thatcher kimliğine bürünmüş. Burada makyaj oldukça başarılı kullanılmış. Merly Streep ayrıca müthiş bir ses tonuyla Thatcher karakterini gerçeğine daha da yaklaştırıyor.  Bu sene Oscar'da Michelle Williams'la sıkı kapışacağı kesin. My Week with Marilyn filmini izlemedim. Fakat Bafta ve Altın Küre Ödülleri'nde ödüle uzanan Streep'in sıkı bir performansı olduğu aşikar. Hatta şu anda bir adım önde diyebiliriz.

Yönetmen Phyllida Lloyd zor bir biyografi filmine imza atmış. Film yer yer sıkabilir. Özellikle biyografileri sevmeyenler için bu daha da sıkıcı bir hal alabilir. Ama yakın tarih ve siyasetle ilginenler güzel bir seyirlik olabilir. Filmin beğenilme kısmına gelirsek aslında birazda ne açıdan baktığınıza bağlı. 

C+
Devamını oku...

12 Şubat 2012 Pazar

The Departed Soundtack: Suç'un Müziği

Sinemanın ender bulunan ustadlarından Martin Scorsese en sevdiğim yönetmenlerden biridir. Kendisini tanıyanlar bilir ki ustad suç türünün nadide yönetmenlerindendir. 2005 yapımlı The Departed filmi benim için oldukça önemlidir. Hatta Akademi Ödülleri'nde ''En İyi Film'' başta olmak üzere 4 dalda ödülde almıştır. Elbette asıl noktamıza gelelim:) 

Filmin bestecesi hepimizin yakından tanıdığı isim Howard Shore. Müziklerini yaptığı bazı filmler ise Se7en, The Game, Ed Wood, Gangs of New York, The Lord of the Rings Serisi, The Aviator gibi eşsiz filmler. Kendisi 3 Oscar heykelciğinede sahip. Martin Scorsese ile sık sık çalışan Howard Shore onun kafasındakileri tereddütsüz çok iyi bir şekilde yansıtan bir isim. Scorsese''in suç dünyasına farklı dokular dokuyan bir besteci. 

Albüme gelirsek filmin girişinde Cops or Criminals adlı parça bir kedi fare kovalamacasını işaret eden bir tango oyunu adeta. Howard Shore ilerleyen dakikalarda The Departed Tango parçasındada aynı ezgileri kullanmış. Şunu diyebilirim çok sakin ama filmin atmosferini ve oynanan oyunu çok iyi betimleyen bir parça. 
Not: Bu parçanın videosuz bir versiyonunu buraya atamadığım için filmden görüntüler mevcut. Filmi izlemeyenler haberiniz olsun! Spoiler içerir.
Konu daha gelişme evresine girmeden filmin girişi sayılacak bir yerde Dropkick Murphys'ün seslendirdiği I'm Shipping Up To Boston eseri bize büyük bir dinamiklik getiriyor. Filmin ilerleyen kısımlarında da karşımıza çıkıyor. Kesinlikle dinlemekten bıkmadığım parçalardan biri. 
Her şeyin karıştığı bir anda Scorsese'in yarattığı aşk çıkmazı işleri daha da karıştırıyor. Bu anlarda bize eşlik eden şarkı ise Comfortably Numb eseriyle Rogers Waters feat. Van Morrison & The Band bize müthiş bir müzik şöleni yaşatıyor. Bu da vazgeçilmezlerimden biri.
Filmi izleyenler az çok müzikleriyle aşinadır. Sevebileceğiniz tarzda. Ayrıca albümde The Rolling Stones ve The Beach Boys'tan birer şarkı mevcut. Dediğim gibi Scorsese'in suç dünyasını sevenler genelde onun ilgi duyduğu Rock'n Roll temasınıda severler.

İyi dinlemeler...
Devamını oku...

10 Şubat 2012 Cuma

The Bourne Legacy 1. Fragman

Geçen gün haberini yaptığım Bourne'nün yeni filmi The Bourne Legacy'in ilk fragmanı yayınlandı. İlk üç filmden farklı olarak Bourne karakterini işlemeyecek. Yeni bir karakter ve onun üzerinden gelişecek olaylar anlatılacak. Açıkçası daha önce ümitli olmama rağmen fragmanda gözle görülür bir kalite olduğu aşikar. Her ne kadar Matt Damon'ın yokluğu hissedileceksede umarım seriye yakışan bir film olur.
İlk üç filmin senarist koltuğunda bulunan Tony Gilroy bu sefer işin yönetmenlik kısmına da el attı. Yine senaryo kendisine ait. Filmin başrollerinde Jeremy Renner, Edward Norton ve Rachel Weisz var. Film bir değişiklik olmazsa ülkemizde 17 Ağustos'ta vizyona girecek. 
Devamını oku...

7 Şubat 2012 Salı

The Sting


Günümüz sinemasında soygun, kumar ve hilekarlık üzerine pek çok film izlemişizdir. Çoğu klişe olmakla beraber bunların ağabeyi  saydığımız ''Ocean's Serisi'' ise klişelerden uzak orjinal bir hikayeye sahip. The Sting filmi ise bu kulvarda olan yapımların babası sayılır. Haliyle bu filmin çoğu sahnesini günümüz filmlerinde gördüğümüzü söylememe gerek yok. Filmin hikayesi ve kurgusu sağlam. Sık sık yaptıkları akıl oyunları ise filme başka bir tat katıyor. Hikayenin anlatım tarzının çok başarılı olduğu aşikar. Bununla birlikte filmin mekanları, kostümleri ve çekimleri oldukça profesyonel. Hikayenin dönemini çok iyi aktarıyor. Filmin herhangi olumsuz bir yönü gözüme batmadı. Belki süresiyle ilgili bir sıkıntı olabilir. Hani biraz daha kısa olsaydı. Ama zaten süre bana çok uzun gelmedi. (2 saat) Ben keyifle izledim. 
Paul Newman ve Robert Redford'un samimi oyunculukları görülmeye değer. Seyircinin karakter olarak her ikisini fazlasıyla benimseyeceğini düşünüyorum. Özellikle Robert Redford oldukça sempatik bir karakterde. Burda kendisini izlerken Ocean's Serisinden Brad Pitt'i anımsamadım değil. Hem görünüş benzerlikleri hem de karakter benzerlikleri olduğunu inkar edemeyiz.
Yönetmen George Roy Hill'in ilk kez bir filmini izledim. Biliyorum ki en azından izlemem gereken birkaç filmi daha var. Ben kendisini oldukça başarılı buldum. Böyle bir atmosfer yaratmak kolay olmasa gerek. Günümüzde bu tarz filmler çekilmek istensede çoğu hüsranla karşılaşıyor. Klasik film severlere kesinlikle tavsiye edebileceğim eğlenceli bir yapım. 

A

Devamını oku...

5 Şubat 2012 Pazar

Barry Lyndon


Evren ona en büyük hediyeyi verdi: Aşk...
Beraberinde hiç ummadığı kıskançlık duygusu tüm damarlarında dolaşıyordu.  Nefretini körükledi. En büyük aşkının hayalkırıklığı ile gururu zedelendi.
Genç, hırslı ve tutkulu Redmond Barry'nin hikayesi...
Vazgeçmek yerine mücadele etmeye karar verdi. Talihin getirdiği oyun yeni bir macera, yeni bir sürgündü. Onurunu kurtarmak adına savaştı. Savaştıkça daha da değersizleştiğini düşündü. Yeni bir yol seçti. Asla bir daha bu kadar düşmeyecekti. Talih bu sefer yeni oyunlarla ona kucağını açtı. Ve yeni bir kapıyı araladı.
Barry Lyndon'un hikayesi burda başladı. 
Ve giderek daha da derinleşen bir yara oldu. 
“Adı geçen karakterler III. George'un zamanında yaşadı ve kavga etti; İyi ya da kötü, yakışıklı ya da çirkin, zengin ya da fakir. Artık hepsi eşit... ”
Stanley Kubrick'in eşsiz anlatımıyla 18. yüzyılda geçen hikayemiz bir romantiğin yükseliş ve çöküşlerle geçen hayat macerası. Özellikle dönemin avrupasının vurdumduymazlığına, sınıflar arası  farklılıklarına ve yozlaşmasına ayna tutan bir eser. Tam olarak iyi veya kötü ayrımını yapmamakla beraber insanoğlunda her iki özelliğin varolabiliceğini vurgulamıştır. Kubrick'in ne kadar mükemmeliyetçi olduğunu hepimiz biliriz. Bundan dolayıdır ki her filminin set arkasında ayrı bir hikayesi vardır. Şimdiki hikayemiz ise üç yıllık bir ön hazırlık sonunda filmin çekimleri yaklaşık bir yıl sürüyor.  Öne çıkan ayrıntı ise sette hiçbir yapay(elektrik) ışığın kullanılmaması. Kubrick bizzat ışıklandırmayı mumlarla yapmış. Film vizyona girince Kubrick projeksiyonların nasıl kullanması gerektiğini makinistlere anlatan mektuplar göndermiştir. Yine bu titizliğide dikkat çekmiştir.
Kubrick'in kullandığı klasik müzikler ise filmin en büyük avantajlarından biri. George Frideric Handel'in bestesini yaptığı Sarabande parçası tüylerimi diken diken etti. Filmin tema müziği olması çok yerinde bir seçim olmuş. Ayrıca Mozart, Vivaldi, Schubert gibi birçok ustadın eseri filmde mevcut. 

Sözlerimi toparlamak gerekirsek Stanley Kubrick'e hep hayranlık duymuşumdur. Sinemaya hakkını veren bir yönetmen. Yaklaşık 50 yıllık sinema hayatında çektiği 13 uzun metrajlı filmiyle ayrıntıya ne kadar önem verdiğini görüyoruz. Sevdiğim filmleri oldu. Tarz olarak fazla beğenmediğim ama yine de kalitesine saygı duyduğum filmleri var. Ama ilk kez beni bu kadar derinden etkileyen bir filmi oldu. Saygımı tekrardan sunarak izlemeyenler varsa mutlaka izlesin diyorum.

A+
Devamını oku...

4 Şubat 2012 Cumartesi

Kötüler Yeniden Hayat Buldu


Alex Prager'in Touch of Evil projesinde birbirinden kaliteli günümüz oyuncuları sinema tarihinin kült kötü karakterlerini canlandırdılar. Çoğu karakterler yıllar sonra bile izleyiciler üzerinde derin etkiler bırakan konumdalar. Kısa süreli hazırlanan videolara baktığımda büyük bir yaratıcılığın olduğunu söylemeliyim. Üstelik bu aşamadada maharetli oyuncular projeye dahil olunca tadından yenmez görüntüler ortaya çıkmış. 
Bu yıl iyi çıkış yakalayan çoğu oyuncular projeye hayat verdi. Brad Pitt 1977 yapımı David Lynch'in yönettiği Eraserhead filminin Henry Spencer'ını canlandırdı. Viola Davis 1975 yapımı Milos Forman'ın One Flew Over the Cuckoo's Nest filminden Hemşire Ratched'ı canlandırdı. Gary Oldman 1978 yapımı Magic filminin Fats karakterine, Rooney Mara Stanley Kubrick'in A Clockwork Orange filminin Alex'ine can verdi. Bunun dışında  George Clooney, Mia Wasikowska, Jessica Chastain, Ryan Gosling, Glenn Close, Kirsten Dunst,  Jean Dujardin ve Michael Shannon gibi kaliteli oyuncular birbirinden farklı kötü karakterlere büründüler.

Benim favorim olan iki performansı sizlerle paylaşmak istiyorum. İlk favorim 1970 yapımlı Bernardo Bertolucci’nin The Conformist filminden Anna Quadri karakterini canlandıran Mia Wasikowska'nın performansı:
İkinci favorim 1933 yapımı The Invisible Man filminin başkahramanı The Invisible Man'i canlandıran Ryan Gosling performansı:

Bütün performanslara göz atmak istiyorsanız tıklayın.

Devamını oku...

Son İzlediklerim: Kısa Eleştiriler Vol. 1


Monty Python and the Holy Grail (1974)

Terry Gilliam ve Terry Jones'un yönettiği filmimiz absürd bir komedi. Özellikle Terry Gilliam'dan aşina olduğumuz fantastik öğeler var. Hatta işin animasyon kısmı bence başarılı. Lakin bana göre imdb sitesinde aldığı 8.4 puanı oldukça yüksek ve abartılı. Bu kadar yüksek puan almasını yılına bağlıyorum. Yer yer beğendim ama genel olarak pek hoşlanmadım. Beğenenler olabilir. Dediğim gibi absürd farklı bir mizaha hazırsanız izleyin.

B


The Girl with the Dragon Tattoo (2011)
Bildiğiniz gibi Milenyum Üçlemesi olarak geçen serinin İsveç versiyonu 2009 yılında çıkmıştı. (Hatta ben baya bir yakın zamanda izledim.) Buna karşın Hollywood re-make takıntısının sonucu olarak aradan uzun zaman geçmeden yeni film karşımıza geldi. Yönetmenlik koltuğunda David Fincher'ın olması herkesi heyecanlandırmıştı. Teknik olarak baktığımızda İsveç versiyonundan daha kaliteli çekilmiş. Özellikle Fincher gerilim-gizem konusunda usta olduğundan bu faktörde filme yansımış. Fakat bu kadar kısa bir zamanda re-make yapmanın hiç luzumu yoktu. Hatta benim gibi seriyi yeni izleyenler varsa seyir zevki iyice düşecektir. Kariyerinin mükemmel olduğuna inandığım David Fincher'ın bu işe girmesi açıkçası aklım almıyor. Film iyi olsada ''Gerek var mıydı?'' sorusunu sormadan duramıyorsunuz.B-


The Elephant Man (1980)
David Lynch ustanın yönettiği eseri geç bir izleme ilede olsa sonunda izleyebildim. John Merrick'in gerçek yaşam öyküsünü anlatan film birçok yönden insani değerleri sorguluyor. John Hurt ve Anthony Hopkins gibi iki değerli oyuncunun karşılıklı performansları başarılı. Özelliklede John Hurt etkileyici bir oyunculuk sergilemiş. Eminim çoğu kişi izlemiştir. Fakat hala benim gibi izlemeyen varsa hikayeyi araştırıp göz atabilir. Gönderdiği mesajlar bakımından önemli bir yapım.

A


 Take Shelter (2011)
Umduğumdan daha fazlasını bulduğum bir film oldu. Psikolojik-Gerilim türünü sevenler için iyi bir tercih olacaktır. Özellikle Michael Shannon çok iyi bir iş çıkarmış. Hatta bu sene Oscar'a aday olan Brad Pitt ve George Clooney'den bile daha iyi olduğunu söyleyebilirim. Onu aday yapmayan Akademi jürisinede artık bir şey demiyorum. Gün geçtikçe gözümden daha da düşüyor. Jessica Chastain sen nesin ya:) Bu yıl oynamadığın film kalmadı. Ve oynadığı filmlerde baya kaliteli. Bana göre yılın en iyi çıkış yapan kadın oyuncusu. Kısacası izlemek isteyenler için güzel bir tercih olacaktır. Finalini ise çok beğendim. Tam istediğim gibi oldu.

B+

Devamını oku...

1 Şubat 2012 Çarşamba

Hotaru no haka


Anime dünyasıyla henüz yeni tanışma evresindeyim. Tabi çocukken tv dizisi olarak takip ettiklerim vardı. Ama buna bilinçli bir takip etme diyemeyiz. O zamanlar sadece eğlence amaçlı bir eylemdi. Şimdi ise anime türünü gerçekten yakından tanımak istiyorum. Grave of the Fireflies/Ateşböceklerinin Mezarı filmini ise aldığım iyi eleştiriler sonucu izlemeye karar verdim.  Akiyuki Nosaka'nın II. Dünya Savaşı'nda açlıktan ölen kızkardeşi için yazdığı kısmi otobiyografik romandan uyarlanma bir film olan Ateşböceklerinin Mezarı aldığı övgüleri sonuna kadar hakediyor. Benimde derinden etkilendiğim su götürmez bir gerçek.
II. Dünya Savaşı sırasında Japonyada'yız. Hollywood'un yıllarca çekmekten bıkmadığı ve kendini efsaneleştirdiği savaşı Japonların gözünden izliyoruz. Aslında haksızlık etmeyelim Steven Spielberg'ün Empire of the Sun ve Clint Eastwood'un Letters from Iwo Jima filmleriyle daha önce Japonya'nın bakış açısıyla olaylara bakmıştık. Hatta çok iyi yapımlardı. Ama ilk kez bir animeyle ve üstelik kendi anlatımlarıyla II. Dünya Savaşı sırasında yaşanan trajik olaylara tanık oldum. Oldukça dramatik sahnelere yer veren film finalde sizde psikoloji adına bir şey bırakmıyor. Sanmıyorum ki bu sahnelerde gözyaşlarını tutan olsun...
Seslendirme genel anlamda çok iyi. Ayrıca  yaratılan karakterler oldukça sağlam. Büyük bir hissiyat yaşatıyorlar. Mekan tasarımlarını ustaca hazırlanmış. Ve müzikler duyguyu müthiş sağlıyor. Teknik anlamda kusursuz bir film.

1988 yapımı Isao Takahata'nın bu eserini kaçırmamanızı tavsiye ederim. Özellikle insani dersler çıkarılma konusunda örnek alınabilecek bir eser. Savaşın boyutları ve yaşattıkları kelimelerle ifade edilmeyecek bir düzeyde anlatılmış. 

A+
Devamını oku...