30 Nisan 2012 Pazartesi

Son İzlediklerim: Kısa Eleştiriler Vol. 2

Merhaba değerli Buzdan Sinema takipçileri.
Hayat malumunuz okul ya da başka sebeplerden dolayı her zaman blogla ilgilenemiyorum. Bu aralar benim vize sınavlarım olduğu için pek bir şey yazamadım. Ama son izlediklerimden kısa kısa notlar aktarmaya çalışacağım. Umarım yazımı beğenirsiniz.


Carnage
Roman Polanski'yi daha çok gizem filmleri olarak izlemişimdir. Geçtiğimiz yılın filmlerinden bir olan Carnage bu yüzden Polanski'nin sınırları dışında diyebiliriz.  Carnage Yasmina Reza'nın "The God Of Carnage" adlı tiyatrodan uyarlanma bir film. Filmin o tiyatral havayı iyi tutturduğunu görüyoruz. Filmin giriş ve finali hariç tüm sahneleri tek bir evde geçiyor. Bu yüzden tek mekan odaklı filmlerin en büyük desteği oyunculara büyük bir iş düşüyor. Carnage'in güçlü yanıda oyunculukları.  Kate Winslet, Jodie Foster, Christoph Waltz ve John C. Reilly kelimenin tam anlamıyla tüm hünerlerini kullanıyorlar. Karakterlerin burdaki ani iniş ve çıkışları mükemmel. Teknik 
herhangi bir kusuru yok. Bir sinefilin izlemesi gereken filmlerden.
                                                          B


Videodrome
Videodrome David Cronenberg'in ilk dönem anlayışı yani body horror türü diyeceğimiz insan vücundaki değişimleri ele alıyor. Yönetmenin daha önce izlediğim aynı tür The Fly filmi kadar başarılı bir film. Cronenberg'in filmografisini yeni yeni keşfetmeye başlamış biri olarak her yapımından memnun kalıyorum. Hikaye hayatımızda şu anda büyük yer edinmiş televizyonun etkileri üzerine daha doğrusu video üzerine bir film. Çekildiği dönemde televizyon ve videonun sektörleşmeye başladığını düşünürsek o dönemden anlamlar çıkaran Cronenberg işlediği has sinema anlayışıyla film izlenmeyi hakediyor. 
A


After Hours
Martin Scorsese şüphesiz en çok sevdiğim yönetmenlerden biridir. Dolasıyla sinema anlayışı beni derinden etkilemiştir. Film gerilim türünde. Yine Scorsese hikaye odaklı bir suç türü oluştursada diğer filmlerine oranla ön planda değil. Aslında Scorsese'in bu tür birkaç yapımı daha var ve sevdiğim filmler.  Çünkü suç türünün dışındada istediği zaman güzel örnekler veriyor. Filmin çekim tarzı ve işlenişi tamamen farklı. Sıkı sinema seyircisinin rahatlıkla izleyeceği ve memnun ayrılacağı bir film.
A-


Remember Me 
Sıkıntılı bir aşk, sıkıntılı karakterler. Öncelikle filme başlamadan önce ne büyük beklentide olmalı ne de büyük bir önyargı ile yaklaşmalı. Konunun akışı iyi ve finali gayet güzel bağlanıyor. İlk anlamda rahatlıkla etkileyebileceğiniz bir film. Fakat ben malesef finali bildiğim için yeteri kadar etkilenemedim. Filmi izleyeli birkaç gün geçti şunun farkına vardım. Aslında film üzerimde herhangi bir etki bırakmadı. Fakat izlerken keyif aldım. Bu kadar. Varın gerisini siz çıkarın. Film kötü demiyorum insanlarda farklı etkiler bırakmış olabilir. Bu da sinemanın güzelliği.
C+


The Ghost Writer
Roman Polanski'nin politik-gerilim filmi. Mistik yönünün daha ilk sahnede bile güçlü olduğunu söylemek mümkün. Çoğu politik filmde olduğu gibi işlerin çirkinleşmeye başladığı birden fazla sahne mevcut. Polanski burda filmin son noktasına kadar bizi filme bağlayabiliyor. Özellikle bazı sahnelerde gerilim kıvamını çok iyi tutturduğu görülüyor.(Bkz. uçak sahnesi ve takip sahneleri) Finali ise filmin türüne göre oldukça başarılı ve anlamlı. Genel anlamda ben filmi beğendim. 
B+
Devamını oku...

26 Nisan 2012 Perşembe

Ve Django Unchained'ten İlk Kareler


Quentin Tarantino'nun spagetti western türünde olacağı Django Unchained filminden ilk kareler geldi. Karelerde Leonardo DiCaprio, Christoph Waltz ve Jamie Foxx'u görüyoruz. Jamie Foxx karısını Alman ödül avcısıyla birlikte kötü toprak sahibinden kurtarmaya çalışan siyahi köle Django'yu canlandırıyor. Alman ödül avcısını Christoph Waltz canladırırken, kötü toprak sahibini Leonardo DiCaprio canlandırıyor. Film bir değişiklik olmazsa ülkemizde 18 Ocak 2013 tarihinde gösterime girecek.
Not: Geçen yayınlanan filmin afişide yukarıda haberin fotoğrafıdır.




Devamını oku...

23 Nisan 2012 Pazartesi

Little Miss Sunshine


Amerikan bağımsız sinemasının son yıllarına baktığımızda Little Miss Sunshine filmi sık sık karşımıza çıkıyor. Hem eleştirmenler tarafından hem sinema seyircileri tarafından beğenilen film tarafımdan biraz geç izlendi. Geç olsun güç olmasın diyip filmi değerlendirmeye başlayalım. Bir yol filmi.(ki yol filmleri tutkunuyumdur.) Frank bir Proust uzmanıdır. Zor bir dönemden geçmektedir. Bu yüzden evli kız kardeşinin yanına gelir. Burdaki ince nokta ise misafirleri Frank gibi Hoover aileside gelgitler yaşamaktadır. Evin küçük kızı Little Miss Sunshine adlı yarışmaya katılsın diye yolculuk başlar. Her yol filmi gibi trajik-komik olaylara değiniliyor. Türün belirli klişelerinden yararlansada kendi içinde samimi, karakterlerini iyi oturtan bir hikaye.  Belki senaryonun en güçlü yanı karakterleri. Hepsinin özünde sağlam bir derinlik var. Bu yüzden ilişkiler arasında gerginlikler ve tartışmalar bu derinliği gün yüzüne çıkarıyor. Son zamanlarda sık sık işlenen eşcinsel teması olsa da fazlada o konu kurcanlanmıyor. Finali ise kesinlikle çok iyi hazırlanılmış. Müziklerini ise her gün dinler oldum. Sadece birkaç parçası değil albümün tamamı dinlenesi.
Filme başlamadan önce Steve Carell'dan bu kadar derinlemesine bir çıkış beklemiyordum. Beklediğimden çok daha iyi bir performans gördüm. Greg Kinnear'ın çok yetenekli bir oyuncu olduğunu düşünüyorum. Oyunculuğu yine başarılı. Diğer oyunculara gelirsek Toni Collette, Alan Arkin, Abigail Breslin ve Paul Dano öyle bir uyum sağlamışlar ki hepsini keyifli izliyorsunuz. 

Benim gibi hala izlemeyenler varsa gözüm kapalı tavsiye edebilirim. Bilhassa macera, komedi, dram ve yol filmi severler için arşivinden eksik etmeyeceği bir film.

B+
Devamını oku...

21 Nisan 2012 Cumartesi

Metropolis


Bilim-kurgu türünün kökeni ta sinemanın ilk yıllarına kadar dayanır. Hatta geçtiğimiz sene Martin Scorsese'i Hugo filmiyle bizi bilim-kurgunun ilk günlerine ait bir yolculuğa çıkarmıştı. Bu türün babası sayılan Georges Méliès'ı da bu yolculuğa dahil etmeyi unutmamıştı. Sinemanın önde gelen yönetmenlerinden Fritz Lang'te bu türün filizlenmeye başladığı yıllarda döneminin çok ötesinde bir film ile ölümsüzleşti. Bu filmde Metropolis'tir. Öncelikle filmin en büyük talihsizliğinden bahsetmek istiyorum. Metropolis filmi prömiyerinden kısa bir süre sonra kısaltılıyor. Ve ondan sonra yıllarca filmin dörtte birinin kaybolduğu sanılıyordu. Ta ki bir mucize olana kadar. 2008 yılında Buenos Aires'ta filmin tamamına yakın kopyası bulundu. Kopyası kötü durumdaydı. Büyük bir restorasyon çalışması ile film 2010 yılında piyasaya çıktı. Benimde izlediğim versiyon bu son restore edilen versiyondur. Zaten bu hikaye filmin başında anlatılıyor. Yani filmin restore edilmiş hali 153 dakikadır. Son olarak gerçektende büyük bir iş yapmışlar. Çok uğraşıldığı belli. Tebrik ediyorum.
Filmin konusuna gelirsek tamamiyle makineleşme çağını yaşayan Metropolis şehrinin hikayesi anlatılır. Fakat bu makineleşme çağı insanoğlunun işini elinden almayıp onuda sistemin bir parçası yapmıştır. Karşılığında adeta bitip tükenmelerine rağmen bu düzeni bozmamak en temel amaçlarıdır. Başka bir deyişle kapitalist bir sistemin parçasıdırlar. Bir aşık ve mucit olan Rotwang her şeyi değiştirecektir. Konunun hakkıyla işlendiğini söylemek lazım. Çok ufak yerlerde absürdlükler olsada yılına bakıldığında bunları mazur görmek doğru olur. Dini motiflerede yer yer rastlıyoruz. Metropolis şehrinin tasarımı baştan sona yaratıcılık kokmakta. Ayrıca film döneminin en pahalı filmi olarakta anılmaktadır. Bu etken filmde açıkça görülüyor. Zaten başlarken döneminin çok ilerisinde dememin bir sebebide odur. Bir değinmek istediğim konu ise müzikleridir. Sonuna kadar bizi filme bağlayabiliyor. Müziğin kesildiği çok kısa bir kaç aralık var. Onun dışında adeta uzun bir senfoni havasında. 
Fritz Lang'in bu başarısından sonra film Naziler tarafından çok beğenilir. Özellikle verilen mesajları kendileri ile özdeşleştirmişlerdir. Bu nedenle film bazı yerlerde yasaklanır. Fritz Lang çoğu yerde Nazi olmadığını açıkça vurgular. Hatta filmin yasaklanmasından sonra Naziler ona Devlet Sinema Müdürlüğünü teklif eder. Lang bunu reddedip Fransa'ya kaçar.
Velhasıl film yayınlandığı dönemlerde bazı kesimlerce çok beğenilmiş; bazılarınca eleştirilmiştir. Fakat şu bir gerçek ki film bilim-kurgunun temellerinden biridir. Fritz Lang'in sinemasal dilide oldukça güçlüdür.
Son olarak;
153 dakikalık sessiz filmde başlarken ilk 15 dakika biraz konsantre eksikliği nedeniyle filme odaklanamadım. Fakat ondan sonra baştan sona heyecanla izlediğimi söyleyebilirim. Gerçek bilim-kurgu fanları için kesinlikle tavsiye edebilirim.

A+
Devamını oku...

17 Nisan 2012 Salı

Shame

Steve McQueen 2008 yılında Hunger filmini yayınlamasıyla sinema sektöründe birden ilgiyi üzerine çekti. Hunger IRA'nın üyesi Bobby Sand'in idealleri uğruna verdiği mücadelinin öyküsünü anlatıyordu. Keskin, realist ve çarpıcı bir film olan Hunger kuşkusuz iyi bir sinema işidir. Bundan sonra McQueen'in yapacağı projeler merakla beklenmeye başlandı. Nihayetinde Steve McQueen Shame filmiyle sinemaseverlerle buluştu. Bu kez insanoğlunun benliğine inen McQueen yine şok etkisi yaratıyor. Özellikle minimalist bir yaklaşım seçen yönetmen çoğu sahnelerde türüne sağlam sahneler bırakıyor. Tabi burda oyuncuların kaliteside devreye giriyor.
Brandon yalnız bir bireydir. Büyük bir şirkette çalışan ve dairesi olan kendi gözünde başarılı bir insandır. Ama o yalnızlığı tatmıştır. Kendini yalnızlığa mahkum edip bedenini ve ruhunu yalnızlığa adamıştır. Bütün bu hengamenin içinde kendini avuttuğu ve ona kendini iyi hissettiren tek şey sekstir. -Evet Brandon tam anlamıyla bir seks bağımlısıdır. İnsanoğlunun doğasındaki en temel gereksinimlerinden birine sımsıkı sarılıyor ve onu bırakmıyor. Etten kemiğe büründüğü suskunluğu ile doğaya tepkisini vermektedir. Beklemediği misafiri yani kız kardeşi Sissy bir anda ortaya çıkarak hayatını daha da altüst etmeyi başarıyor. (kendi düşüncesi. bkz. filmde buralara çok iyi vurgular yapılıyor.) Sissy ağbisinin aksine daha duygusal ilişkiler yaşamaktadır. Hatta bu ilişkilere tutkuyla bağlanan bittiğinde ise hayatında yıkımlar başlayan bir kadındır. Belki de Sissy'nin bu kadar insani duygular taşımasından dolayı Brandon kardeşinin varlığını hazmetmektedir. Ama zamanla bu kardeşlik bağları ne kadar zor olsa da kendilerini sorgulamada yardımcı olacaktır. Steve McQueen işte bu noktada çok iyi sahnelerle filmi doruk noktasına taşıyor. Filmin birden fazla kırılma noktası var. Bu yüzden pür dikkat ekrana bağlanıyorsunuz. Daha girişiyle beraber Brandon'ın günlük yaşamına tanık oluyoruz. Yönetmen bunu ise bütün gerçekliğiyle anlatmayı seçiyor. Herhangi bir engel ve gizleme olmadan. Kadın ve erkeği doğanın en özgün haliyle yani çıplaklığıyla ekrana taşıyor. Özellikle giriş sahnesiyle beraber Brandon'ın hapsolduğu yalnızlığı bizde hissedebiliyoruz. Bu dakikalarda müthiş sekanslar var. Burda filmin müzisyeni Harry Escott'a ayrı parantez açmak lazım. Tam anlamıyla karakterleri yansıtan parçalar bestelemiş. Hem girişte hem de finalde Brandon parçası ile karakteri mükemmel anlatıyor.
Yönetmenin Hunger filmi ile unutulmaz bir oyunculuğa imza atan Michael Fassbender yine parmak ısırtan bir performans sergiliyor. Gerektiğinde sert çıkışlar yapıp, gerektiğinde öfkesine hakim olmaya çalışan karakteri tam anlamıyla yansıtabilmiş. Aslında karakterin bütün zaaflarını iyi kavramış; yalnızlık, korku, öfke, cinsel arzu, önyargı... Carey Mulligan'ın ise Brandon'ın uydusu misali olayların merkezi etrafında dönüp dolaşıyor. Oyunculuğunu şahsen beğendim. Ayrıca New York, New York şarkısınıda güzel seslendirmiş.

Shame filmi bir sinefil için mutlaka görülmesi gereken bir filmdir. Zaten izleyeceklerdir.  Ben kendi adıma filmi oldukça beğendim. Steve McQueen filmografisine bir tane daha başarılı film yazdırdı.  Henüz kariyerinin başında iken Hunger ve Shame gibi filmlerle takdire şayan başarı göstermesi ilerdeki projeleri için hayli beklentiye girdim. Tavsiyem filmi bulup izleyin.

A-
Devamını oku...

15 Nisan 2012 Pazar

Gravity: Bir Alfonso Cuarón Filmi [İlk Fragman]


Alfonso Cuarón sevdiğim bir sinemacıdır. Sinema dehasından ve yeteneğinden kuşkum yok. Bir Harry Potter hayranı olarak serinin başına gelmiş en iyi yönetmen olduğu kanaatindeyim. Nitekim Harry Potter ve Azkaban Tutsağı ile seride büyük bir değişim yaşanmıştı. Kitabın atmosferini yakalamakla kalmayıp üstün bir sinematografi işide çıkarmıştı. Ayrıca Children of Men ile sağlam bir bilim-kurgu ve gerilim filmine imza atmıştı. Yönetmenin yeni projesi yine bir bilim-kurgu projesi. Projenin adı Gravity ve başrollerinde George Clooney ve Sandra Bullock oynuyor. Filmden ilk fragman geldi. Uzun süredir projeden bir haber beklediğimden oldukça sevindim. Yönetmenin daha fazla film çekmesi umuduyla buyrun Gravity filminden ilk fragman.
İyi Seyirler...


Devamını oku...

The Apartment


Billy Wilder'ın sinemasıyla tanışmam yanılmıyorsam Sunset Blvd. filmiyle oldu. Filmin girişinde büyük bir heyecana kapılsamda film bittikten sonra pek memnun kalmadım. Film-noir türünün belki en önemli yapımlarından biridir. Fakat sizde bilirsiniz ki bazı filmler ne kadar iyi olsa da ısınamadınız mı başarısını ne kadar kabul etsenizde olmuyor. Ondan sonra Double Indemnity filmini izleme fırsatı buldum. Senaryosunu oldukça başarılı. Gerçi Sunset Blvd. filmindede aynı şeyi söylemek mümkün. Özellikle Double Indemnity biraz daha keskin bir suç filmi olduğu için daha fazla hoşuma gitti. Ardından bir Billy Wilder mucizesi ile tanıştım: Some Like It Hot... Kelimelerin kifayetsiz kaldığı filmlerden biridir. Romantik-komedi türünün en iyi örneklerindendir. Bugün ise The Apartment filmiyle tanıştım.
The Apartment bir talihsizin hiç kimseye hayır diyemediği olayların çıkmazı. Her şey bir apartman dairesinde dönüp dolaşır. Aslında kahramınız ne kadar durumdan hoşnut olmasa da içten içe kendi amaçları var. Zaten filmde bu çok açık işleniyor. Bu kadar spoiler yeter sanırım. Olay örgüsü bir apartman dairesi üzerinden geçtiği için haliyle mekanın önemi çok fazla. Burda tercih edilen mekanın başarısı adeta tüm filmin ruhunu oluşturuyor. Bunu içtenlikle söylüyorum ki mükemmel bir tercih. Filmin senaryosu ise insanı ekrana tamamiyle bağlıyor. 
Daha önce yönetmenin izlediğim Some Like It Hot filminde önemli bir karakteri Jack Lemmon canlandırıyordu. Fevkalade bir performanstı. Bu yapımın başrolünde olan Jack Lemmon yine samimiyeti ile ayakta alkışlanmayı hakediyor. Shirley MacLaine ise tam anlamıyla kusursuz bir güzellikte. Sadece bu güzelliğini izlemeniz bile az şey değil. Unutmayalım yan rollerdeki oyuncularda işini layıkıyla yerine getiriyorlar.

Benim söyleceklerim bu kadar. Billy Wilder büyük bir sinemacı ve filmleri rahatlıkla izlenilebiliyor. İzlerken yüzünüzde tebessümlerle ve bu filmi seçtiğiniz için oluşan gönül rahatlığıyla memnun kalacaksınız. Romantik, komedi ve dram karışımı enfis bir film.

A+
Devamını oku...

12 Nisan 2012 Perşembe

The Dark Knight Rises'tan Yeni Kareler

Christopher Nolan'ın Batman efsanesinin finali The Dark Knight Rises filminden geçtiğimiz aylarda bol fotoğraf kareleri, afiş ve fragman gelmişti. Filmden şimdi yeni fotoğraflar gelmiş bulunmakta. The Dark Knight Rises'ın konusu henüz belli değilken sadece fragmandan Batman(Bruce Wayne)'in yeni düşmanları Bane ve Selina Kyle (Catwoman) dır. Filmin kadrosunda  Christian Bale (Bruce Wayne / Batman), Anne Hathaway (Selina Kyle / Catwoman), Tom Hardy (Bane), Gary Oldman (Jim Gordon), Marion Cotillard (Miranda Tate), Morgan Freeman (Lucius Fox), Michael Caine (Alfred Pennyworth) ve Joseph Gordon-Levitt (John Blake) gibi yıldızlar var. Film ülkemizde 27 Temmuz'da gösterime girecek. 

Devamını oku...

Titanic: Süper 3D

Bildiğiniz gibi James Cameron'ın Titanic filmi 1997 yılında vizyona girmişti. Yayınlandığı yıl gişe rekorlarını altüst edip 'Tüm Zamanların En Çok Hasılat Yapan Filmi' unvanını kazanıp uzun yıllar bu tahtta kalmıştı. Ayrıca o yıl 14 dalda Oscar'a aday olup 11 dalda ödül kazanmıştı. James Cameron 2009 yılında Avatar filmiyle şüphesiz ki sinema sektöründe bir devrim yarattı. 3D teknolojisini muazzam bir şekilde önümüze sundu. Nitekim yaptığı hasılat bu sefer Titanic'i bile geçmişti. Ondan sonra piyasada büyük bir 3D fırtınası başladı ve hala devam ediyor. Şimdi ise James Cameron göz bebeği Titanic'i de 3D olarak derledi ve vizyona soktu. Film geçtiğimiz hafta vizyona girdi. Bunuda tiye alan çok güzel bir video hazırlamışlar. Fragman tadında çok eğlenceli bir video. 
Not: Sıkı bir Titanic fanıyımdır. Ama video çok iyi.
İyi Seyirler...

Devamını oku...

11 Nisan 2012 Çarşamba

Extremely Loud & Incredibly Close

Extremely Loud & Incredibly Close filmi bir kitap uyarlamasıdır. 11 Eylül saldırılarında babasını yitirmiş bir çocuğun hikayesini anlatmakta. Haliyle yakın dönemdeki Amerikan trajedesini anlattığından kitap büyük bir ilgi görmüştür. Kitabını okumadım. Ama film bende kitabının daha gizemli olacağı yönünde bir hissiyat oluşturdu. Filmde varolan bir gizem var. Ne yazık ki bunu iyi işlediklerini düşünmüyorum. Çünkü filmimiz omurgasını tamamiyle drama bağlamış. Elbette dramı hissettirmek çok önemlidir. Ama kanımca yönetmenin veya senaristin bu yöndeki eğilimi nedeniyle gizem arka planda kalmış. Hatta tahmin edebileceğiniz durumlar oluşmuş. Dram yönüne gelirsek duygulandığım sahneler oldu. Ara ara ise sizde fazla ajitasyon yapıyor duygusu uyandırabilir.
Film geçen yıl yayınlamadan önce büyük bir beklenti oluşturmuştu. Daha sonra vizyona girince eleştirmenler tarafından baya sıkı bir şekilde eleştirilmişti. İster istemez bende filmi izlemeden önce hiçbir şey beklemiyordum. Fakat yapılan eleştiriler kadar kötü bulmadım. Orta şeker izlenebilecek bir drama filmi. Teknik anlamda herhangi bir kusuru yok. Oyunculuklar iyi. Özellikle çocuk oyuncumuz Thomas Horn rolüne baya ısınmış. Hiç fena sayılmazdı. Yönetmen Stephen Daldry bundan önce The Reader yapımıyla baya beğeni toplamıştı. Benimde sevdiğim bir filmdir. Fakat Extremely Loud & Incredibly Close filmi The Reader'ın çok aşağısında bir yapım. Bu yüzden izleyecek olanlar fazla beklentiye girmeden güzel bir drama filmi izleyebilirler diyorum. Onun dışında söylenecek pek bir şey yok.

B-
Devamını oku...

8 Nisan 2012 Pazar

The Maltese Falcon


The Maltese Falcon film-noir(kara film) türünün ilk örneklerinden biridir. Hatta çeşitli sinema otoriterlerine göre bu türün ilk filmidir. 1946 yılında ortaya atılan bu yeni türün aslında Alman Dışavurumculuğundan etkilendiğinide söylemek mümkün. Dünya sinemasına baktığımızda Fritz Lang'in 1930 yapımı M filmi tamamiyle kara film öğelerini barındırıyor. Bu yüzden The Maltese Falcon'a bu türün ilk örneği demek ne kadar doğru olur? Açıkçası bu konuda değerli sinema eleştirmenlerimizin yorumlarını merak etmiyor değilim. Neyse biz konumuza dönelim.
Dashiell Hammett'in aynı adlı romanından uyarlanan film tarihi bir bilgi ile giriş yapıyor. "1539 yılında Malta şövalyeleri, İspanya Kralı Şarlken'e övgülerini sunmak için gagasından pençelerine kadar değerli taşlarla bezenmiş altın bir şahin yolladılar. Ancak bu eşsiz hediyeyi taşıyan kadırga yolda korsanların eline geçti. Malta Şahini’nin kaderi ise günümüze dek bir sır olarak kaldı." Aslında bu bilgi neticesinde filme başlarken oldukça heyecanlandığımı söylemeliyim. Fakat bu olayın gerçekliği hakkında internette araştırma yaptığımda fazla bilgi olmasada aslında kayıtlarda böyle bir şeyin olmadığı Dashiell Hammett'in hayal gücü olduğunu söyleniyor. Olayın gerçekliğini bir kenara bırakırsak film için çok iyi konu olduğunu söyleyebilirim. Ondan sonra yaşananlar yaşandığı düşünülen olaydan çok sonra geçiyor. 
Suç türünü seven biri olarak kara filmlere yatkınlığım var. Türün barındırdığı gizem, entrikalar, gölgelendirmeler ve akıl oyunları fazlasıyla ilgimi celbediyor. The Maltese Falcon yapımınında bu özellikleri fazlasıyla kullandığını söylemek mümkün. Özellikle mekan seçimleri ve tasarımları tamamiyle bir ustalık işi. Ayrıca süresi nedeniyle belki çoğu seyircinin sıkılma oranınıda düşürüyor. 
Humphrey Bogart akıllı, kurnaz ve oyunlar çeviren biri olarak pürüzsüz bir oyunculuk sergiliyor. Nitekim aynı yönetmenin  The Treasure of the Sierra Madre yapımındada kusursuz bir oyunculuk sergilemişti. Mary Astor ve Peter Lorre yine başarılıydılar.  Özellikle Peter Lorre Casablanca yapımı ile kısa dahi olsa akıllarda kalıcı bir performans sergilemişti. Onu tekrar böyle bir yapımda görmek güzeldi.

John Huston'ın bundan önce The Treasure of the Sierra Madre yapımını izlemiştim. Gerçektende hayran kaldığım bir yapımıydı. The Maltese Falcon ise gayet akıcı ve merakla izlenebilecek bir eser. Kara film türünü sevenler için kaçırılmayacak bir film.

A-
Devamını oku...

7 Nisan 2012 Cumartesi

It Happened One Night


Frank Capra'nın It's a Wonderful Life yapımı ilk izlediğim ve en sevdiğim filmidir. Genel görüşe görede herhalde en iyi filmidir. Yönetmenin bu denli içten ve dramatik aile filmini izleyince büyülenmemek elde olmasa gerek. Bu yapımla birlikte Frank Capra ismine dikkat etmeye başladım. Hoş ya şu anda baktığımda pekte fazla filmini izlemediğimin farkına vardım. Nasıl ismini aklıma yazdımsa:) Neyse daha sonra Mr. Smith Goes to Washington yapımını ise sağlam bir sinema seyircisi arkadaşın tavsiyesi üzerine izledim.  It's a Wonderful Life filmi kadar başarılı bulamasamda fena sayılmazdı. Neyse hadi itiraf edeyim finalde James Stewart'ın oyunculuğunu biraz yapmacık bulmuştum. Böyle bir ustayı eleştirmek haddim değil belki ama izlerken bunu düşünmüştüm. Lafı dolaştırmayıp filmimize gelelim. It Happened One Night...
Bir It's a Wonderful Life olmasa da Mr. Smith Goes to Washington yapımından daha çok sevdim. Filmde yine Capra'nın temaları var. Samimi bir tema, trajik-komik vakalar ve dolu dolu duygular yaşatan sahneler. Bir yol filmi olarakta gayet ideal. Capra'nın birkaç filmini ya da en azından bir filmini izlediyseniz tarzını biliyorsunuzdur. İzleyiciyi sıkmadan gayet keyifli dakikalar yaşatmasını biliyor. Clark Gable ismini bilmeyen yoktur. Yine kendine has bir rolde. Ona eşlik eden Claudette Colbert'te hiç fena değil. 

Romantik-komedi, samimi ve yol filmlerini sevenler için gayet ideal bir film. Kaçırmayın derim. 

A
Devamını oku...

6 Nisan 2012 Cuma

Fragman: Take This Waltz


Geçtiğimiz yıl My Week with Marilyn filmi ile çok başarılı bir performans sergileyen ve Oscar'a aday olan Michelle Williams'ın yeni filmi Take This Waltz'tan ilk fragman geldi. Aslında film geçtiğimiz sene çeşitli festivallerde yayınlandı. Ama tabi bizim ilk görüntüleri görmemiz dahi zaman alabiliyor. Take This Waltz'un fragmanından yola çıkarak romantik-drama tarzında olacağını söyleyebiliriz. Yönetmen ve senaristliğini Sarah Polley'in yaptığı filmde Michelle Williams'a eşlik eden oyuncular ise Seth Rogen, Luke Kirby ve Sarah Silverman. Filmin ülkemizdeki gösterim tarihi henüz belli değil.
İyi Seyirler...



Devamını oku...

5 Nisan 2012 Perşembe

Harry Potter: Asla Geri Çekilme

Karşınızda bir Harry Potter fanı bulunmakta. Çocukluk ve gençlik yıllarımın çoğu kitapları ve filmleri ile geçti. [Sanki 40 yaşına gelmiş gibi konuştum:)] Bildiğiniz gibi büyük finali geçen yaz yaptık. Her ne kadar filmleri kitaplarının seviyesine ulaşamasa da bizleri peşinden sürükledi. Kaliteli yapımlar oldu. Geçenlerde fan yapımı bu video ile karşılaştım. Sizlerlede paylaşmak istedim. Civil Twilight'ın Letters from the Sky parçası eşliğinde serinin tüm filmlerinden unutulmaz görüntüler var. Gerçekten çok iyi montaj edilmiş. Ayrıca video Türkçe Altyazılıdır. Altyazı görmek için subtitles(cc) butonuna basmanız yeterlidir.
İyi Seyirler...

Devamını oku...

4 Nisan 2012 Çarşamba

To Rome With Love'dan İlk Fragman

Birkaç gün önce ilk afişi gelen To Rome With Love'dan ilk fragmanda geldi. Woody Allen'in yazıp yönettiği ve üstelik oynadığı filmde birbirinden güzel Roma karelerine tanık oluyoruz. Fragmandan anlaşılacağı üzere geçen yıl Allen'in Midnight in Paris dokusunda olacak. İtiraf etmeliyim ki Midnight in Paris yapımını baya sevmiştim. Bu yüzden bir hayli beklentideyim. Filmin kadrosunda Ellen Page, Woody Allen, Jesse Eisenberg, Penélope Cruz, Alec Baldwin ve Roberto Benigni gibi yıldızlar var. Uzatmadan buyrun fragman.
İyi Seyirler...

Devamını oku...

2 Nisan 2012 Pazartesi

Seeking a Friend for the End of the World'ten İlk Fragman

Steve Carell'ı Crazy, Stupid, Love. ve Keira Knightley'i ise A Dangerous Method ile en son izlemiştik. Crazy, Stupid, Love. filmi hoş bir romantik-komedi olsa da A Dangerous Method'u pek beğenmedim. Üstelik yönetmenin filmlerini severim. Neyse Steve Carell ve Keira Knightley bu yeni projede bir araya geldiler. Filmin adı Seeking a Friend for the End of the World. Romantik-komedi türünde olacak filmden ilk fragman geldi. Açıkçası film ile ilgili ilk görüntüler hoş. Bakalım sonrasında ne olacak. Buyrun siz fragmanın tadını çıkarın.

Devamını oku...

1 Nisan 2012 Pazar

Amadeus


36 yıllık kısa yaşamına 626 eser sığdıran; ilk konçertosunu 4, ilk senfonisini 7 ve ilk operasını 12 yaşında bestelemiş müziğin dehalarından Wolfgang Amadeus Mozart'ı sinemasallaştırmak elbette hiç kolay iş olmasa gerek. Öyle efsaneleşmiş ki 5-6 yaşında gözleri kapalı çapraz ellerle piyano çalabildiği hatta eserlerini zihninde bitirip, sadece bitmiş halini kağıda geçirdiği söylentileri bile vardır.(bknz. filmde bu söylentiler işlenmiş.) Dönemin müzik anlayışını değiştirmiş kendine has bir tarz belirlemiştir. Aslında yaptığı şey çevresindeki bütün enerjiyi bir araya toplayabilmekti. Bundan dolayı müziklerinde birçok zengin öğe bulunur. Kendi döneminden başlayarak ta günümüze kadar birçok meslektaşının idolü olmuştur.
Yönetmen ve senarist Mozart'ın hayat hikayesinin odak noktasına Antonio Salieri'yi yerleştirmiş. Bundan dolayı olaylara bakış açımız değişiyor. Amadeus hırslı, tevazu göstermeyen biri olmasına karşın saflığı temsil ediyor. Öte yandan Antonio nerde ne yapması gerektiğini bilen, adaletli görünen fakat kıskançlığı sebebiyle kötülüğü temsil edip, ona hizmet eden biri. Aslında filmin konusu söylentilere göre işlenmiş. Bazıları Amadeus ve Antonio'nun düşman olduğunu savunurken, bazılarıda tam aksini sıkı arkadaş olduklarını iddia eder. Kanıtlara bakıldığında düşman olduklarını söylemek biraz zor. Şöyle ki Salieri zamanında Mozart'a partisyonlar vermiş ve bazı eserlerini sahnelemiştir. Hatta Amadeus'un çocuğunun müzik öğretmeni Antonio Salieri olduğu söylenir. Zaten filmin DVD'sinde yönetmen Milos Forman ve senarist Peter Shaffer'ın açıklamaları Amadeus'un orjinal hayat hikayesinden daha çok İncil'den Habil ve Kabil'in hikayesinden etkilenip bunu böyle işlemeye karar verdikleri. Amaçları bir kardeşin Tanrı tarafından sevildiğinin, diğerinin ise hor görüldüğünü anlatmak. Filmde buna sık sık vurgu yaptıkları aşikar.
Filmin söylenti kısımlarını bir yana bırakıp filmi değerlendirirsek büyük başarının söz konusu olduğunu söyleyebilirim. Her ne kadar orjinal Mozart hikayesinin dışında olsa da onun yeteneklerinin özünü ya da düşüncelerinin durduğu noktayı anlamada büyük bir ön ayaktır. Mozart'ın içten deliliği adeta küçük bir çocuk gibi munzurlukları ama çoğu yaramaz çocuk gibi bir deha olduğu güzel bir şekilde perdeye aktarılmış. Müziklerin kullanımı ise fevkalade. Ustadın her eserini sahnesine uygun olarak işliyorlar. Çoğu zaman görkemli bir operanın parçası oluyoruz.
Tom Hulce yönetmenin Mozart figürüne çok iyi oturduğunu söyleyebilirim. Yönetmenin idealindeki rolü hakkıyla canlandırıyor. (bknz. Mozart'ın çatlak halleri seyircinin sevdiği sahnelerdir.) F. Murray Abraham'ın oyunculuğuda filmin en büyük başarılarından. Yanılmıyorsam o yıl Oscar ödülünü bu performansla kucaklıyor.

Uzun uzun elimden geldiğince bir şeyler anlatmaya çalıştım. Bunu ne denli başardım soru işareti ama asıl olan bir şey var ki o da filmin mükemmelliğidir. Ezgilerin bir dehanın zihninden kağıda, ondan sonra ise hayata dönüştüğüne şahit olun.

A
Devamını oku...