30 Mayıs 2012 Çarşamba

Mad Max: Miller'ın Distopyası

Önce distopik filmler tanımından başlasak sanırım yerinde olur. Distopik filmler adlandırdığımız tür dünya üzerinde olabilecek veya gerçekleşmesi zor olan felaket senaryolarını irdeleyen bir türdür. Dolasıyla bu tür daha önce şahit olmadığımız yeni bir evren ve beraberinde gelen zorlu yaşam koşullarını gözler önüne sürüyor. Bir nevi günümüz şartlarını göz önüne alarak olabilecek kıyameti eleştirel bir bakış açısıyla işliyor. Mad Max Üçlemesi'ne başlarken itiraf etmeliyim ki fazla bir araştırma yapmadığım için seriden bir beklentim yoktu. "Boş vakit izleyeyim bari." diye başlarken sonrasında seri benim için küçük çaplı bir tutkuya dönüştü. Ummadığım kadar keyifli ve sürükleyici buldum. 

Serinin yönetmen ve senaristi George Miller ilk filmde daha çok  Max karakterinin analizini yapıyor. Max'in ailesi ve mesleği tanıtılıyor. Bu yüzden Max karakterine bütünüyle yöneldiğimiz için evrenin geldiği noktaya pek tanık olamıyoruz. Fakat bu bir eksiklik olarak durmuyor. Bir basamak olarak ilerliyor. Çünkü Max acılarla yüzleşmeye başlayınca evrenin acımasız unsurlarıda gözler önüne serilmeye başlıyor. İyi bir başlangıç filmiyle beraber keyif alacağımız bir giriş oluyor. 
Serinin ikinci filmi ise daha yaratıcı ve güçlendirilmiş olarak karşımıza geliyor. Güzel açılış sekansıyla evrenin geldiği nokta anlatılıyor. Petrol dünyada tükenmeye başlamıştır. Ve insanlar benzin bulabilmek için ölesiye mücadeler vermektedir. Hayatı bir nevi boşlamış Max ise yollarda ve o da bu amansız mücadelenin bir parçası olmuştur. Miller'ın yarattığı distopik dünya burda kendini göstermeye başlıyor. Mekan ve tasarım olarak fazlasıyla ön plana çıkıyor. Miller yeni karakterleride düzgün bir şekilde hikayeye monte etmiş. Tabi finalindeki eşsiz aksiyon sahnelerini göz ardı etmemek lazım. Büyük bir kovalamacayı soluksuz ve keyifle izliyoruz.  
Son halkaya geldiğimizde Max artık yaşadığı dünyaya tamamiyle ayak uydurmuştur. Beraberinde kısmende duygularını yitirmiştir. Onun için doğanın en temel ilkesine sığınmak kalmıştır. -Sadece yaşamak. Bunu yaparkende yaptığı eylemlere pekte dikkat etmiyor. Ta ki girdiği kabustan uyanana dek. Üçüncü filmde yine ikinci filme benzer yaratıcı mekanlar var. İkinci filme benzer bir kovalamaca sahnesini yine finalde yaşıyoruz. Belki bu yüzden biraz daha eleştiri olarak daha düşük puanlar almıştır. Çünkü birazda tekrarlanmış. Fakat yine sürükleyici ve eğlenceli bir film. Bence seri iyi noktalanmış.
Mad Max serisi genel olarak yarattığı distopya ile öne çıkıyor. Miller'ın yarattığı felaket tablosu gerçekçi ve eleştirel. Bu yüzden hem keyifle izlenebilecek hem de üzerinde biraz düşünebilecek bir seri. Dünyadaki açgözlülük belki bizi ummadığımız bir noktaya getirecektir. Şu anda imdb sitesinde serinin dördüncü filmi çekilecek gibi görünüyor. Yönetmen koltuğunda yine George Miller olacak. Filmin adı Mad Max: Fury Road ve başrollerinde Max olarak Tom Hardy, Furiosa karakteri olarakta Charlize Theron oynayacak. Son filmi 1985 yılında çekildi. Aradan nerdeyse 30 yıl geçmiş. Bu uzun aralardan sonra açıkçası seriye devam etmeye pek sıcak bakmıyorum. Özellikle Max karakteri yine hikayede olacak ve başkası canladıracak. Şu anda filmin ne zaman geleceği belli değil.  Umarım güzel bir iş ortaya çıkar. Yoksa bu güzel üçlemeyi bozmanın bir anlamı yok. 
Devamını oku...

27 Mayıs 2012 Pazar

65. Cannes Film Festivali Ödülleri Dağıtıldı


65. Cannes Film Festivali uzun bir maratonun ardından ödül töreniyle bitti. En İyi Kısa Film kategorisinde yarışan ve ülkemizi temsil eden Rezan Yeşilbaş'ın Sessiz filmi ödülü kazandı. Rezan Yeşilbaş “Ülkemin sessiz ve yalnız bırakılmış bütün kadınlarına adıyorum.” diyerek ödülünü aldı. Altın Palmiye Ödülü'nü ise Amour filmiyle Michael Haneke aldı. 




Kazananların listesi:
Altın Palmiye Ödülü: Amour-Michael Haneke
Jüri Özel Ödülü: The Angels' Share-Ken Loach
En İyi Senaryo Ödülü: Beyond The Hills-Christian Mingiu 
En İyi Kısa Film Ödülü: Sessiz-Rezan Yeşilbaş
Altın Kamera Ödülü: Beasts of the Southern Wild-Benh Zeitlin
En İyi Yönetmen Ödülü: Carlos Reygadas(Post Tenebras Lux)
En İyi Erkek Oyuncu: Mads Mikkelsen(Jagten)
En İyi Kadın Oyuncu Ödülü: Cosmina Stratan ve Cristina Flutur(Beyond The Hills)
Jüri Büyük Ödülü: Reality-Matteo Garrone
Devamını oku...

23 Mayıs 2012 Çarşamba

La antena

"Sesi olmayan şehir, XX yılı." 
Soğuk bir kış mevsiminde karların arasında sessizliğe gömülen bir şehir. Mecazdan uzak ve  kelimenin tüm gerçekliğiyle sesi alınmış insanlar.  Birbirlerine karşı sarfettikleri duygular havada kaybolup gidiyor.  Ama insan her türlü duruma alışan bir varlık değil midir?  Öyle ki Alimentos Tv'nin sahibinin Bay Tv'nin tekeline dönen şehirden kimse rahatsız değildir. Bay Tv'nin korkunç bir planına rağmen bir umut yani bir ses her şeyi değiştirecektir. Tabi çoğu filmde işlendiği gibi kopuk ilişkiler bu olayların ışığında güçlenecek ve yeni arkadaşlıklarda doğacaktır.
2002 yapımı Kurt Wimmer'ın distopik filmi Equilibrium'da despot bir yönetimin yaratmaya çalıştığı kusursuz toplum modelinde insanoğlu doğasının baltalanmasına şahit olmuştuk. Bu modelin özünde insanın duygularını yoketmek ve barışçıl bir dünya sağlamak ideolojisi yatıyordu. Esteban Sapir'in yazıp yönettiği La antena filmi belki Equilibrium filmiyle bir bütün olarak aynı mesajları taşımıyor. Fakat ikisininde değindiği nokta insanı insan yapan özellikler olmazsa dünya nasıl bir yer olur? İkiside bu soruyu farklı yollarla cevaplıyor.  Esteban Sapir'in bence gösterdiği en büyük başarı zıtlığı tamamen keskinleştirmesi ve iki durum arasındaki farkı göstermesi. Bu yüzden iyi ve kötünün ayrımı, sesin varlığı ve yokluğu bir netliğe kavuşturuluyor. Filmde bu zıtlıkların bir ürünü. Bilhassa filmin belirli kısımlarının sesli, genelinin ise sessiz olması filmi simgesel bir boyuta taşıyor. Özellikle çeşitli animasyonlarla destek alan hikaye bu simgesel boyutu  pekiştiriyor. Sapir kurduğu evrende dramayıda ihmal etmiyor.  Özellikle finale doğru çocuğun annesine seslenişi görülmesi ve yaşanması gereken sahnelerden biri. Filmin bütününde dramayı destekleyen en önemli yapı şüphesiz filmin müzikleri. Pastanın en leziz kısımlarından biri. Birkaç sahnede Fritz Lang'ın başyapıtı Metropolis filmini anımsadım. Olumsuz yönüne gelirsek filmin süresinin uzun olmamasına karşın bazı sahnelerde sizi sıkması. 

Sonuç ne derseniz bence ortada güzel bir film var. Zamanınız denk gelir ve aklınıza ya da karşınıza bu film gelirse izleyin derim. Benim izlememi sağlayan değerli filmlerim.com üyelerine teşekkür ederim. Filmin varlığından bile haberdar değilken beğendiğim bir film izledim. "Sinema sanattır." diyenler için buyrun filminiz deyip yazımı noktalıyorum.

B
Devamını oku...

The Great Gatsby'den İlk Fragman Geldi

1974 yapımı Jack Clayton'ın The Great Gatsby filminde başrolleri  Robert Redford ve Mia Farrow paylaşmıştı. The Great Gatsby'nin  yeni çevriminde yönetmenlik koltuğunda bu kez  yönetmen Baz Luhrmann var. Üstelik kadroda Leonardo DiCaprio, Carey Mulligan ve Tobey Maguire gibi başarılı isimler var. Filmden ilk fragmanda nihayet geldi. Yakından takip ettiğim bir proje. Açıkçası filmden umutluyum ve fragmanla beklentim daha da arttı. Umarım bizi sağlam bir film bekliyordur. Uzatmadan buyrun fragmanın keyfini çıkarın.
Not: Fragmanın sonundaki şarkıyı merak edenler için,
Jack White-Love is Blindness

Devamını oku...

20 Mayıs 2012 Pazar

Arizona Dream Soundtrack: Eskimo, Balık, Uçan Ambulans

Bu aralar yoğun bir film izleme modundayım. Bir o kadar da seyrettiğim filmler için yazı yazmaya üşeniyorum. Ayrıca blog sayfasınıda ihmal etmeyeyim dedim. En iyisi orta yolu soundtrack analizi yapmak deyip yazıma başladım. Önümüzdeki film Arizona Dream. Daha doğrusu önümüzdeki soundtrack albümü Arizona Dream. Filmi uzun süre önce izlemiştim. Etkinlenmediğim filmleri 1 ay önce izlesem bile unutmak gibi bir yeteneğe sahipken bazılarını yıllar önce izlesemde unutmam. Arizona Dream bende öyle bir etki bırakmış ki sahnelerdeki müzikleri bile hala aklımda. Film hakkında sizlerin nasıl görüşleri var bilmem ama ben biraz kendi düşüncelerimi söyleyeyim. Emir Kusturica'nın dram, fantastik, macera ve komedi karışımı filmi. "Sen ne yaptın? Tür mü bıraktın." diyebilirsiniz. Fakat bu karışımın ilgilisi için hazmetmesi ve sevmesi kolay bir film. Filmi izledikten yıllar sonra bile Kusturica'nın fantastik öğelerini unutmazsınız. (bkz. dolaşan balık, uçan ambulans...)Filmin yorum kısmını bir kenara bırakalım. Bizim işimiz müzikleri:)

Usta isimlerden biri olan Goran Bregovic yönetmenle sık sık çalışan bir müzisyendir. Herhalde Kusturica kafasındakileri iyi yansıttığını düşünüyor ki Goran Bregovic'i filmlerinde eksik etmiyor. Filmin farklı yanına özgün müzikler hazırlayan Bregovic şarkıları seslendirmesi için işin içine Iggy Pop'ıda dahil edince ortaya tadından yenmez bir iş çıkmış. Her zaman ki gibi birkaç sevdiğim parçadan bahsedeceğim.

Sesli bir parça olan In The DeathcarIggy Pop seslendiriyor. Filmin en çok bilinen müziğidir. Hatta belirli bir kesim için efsane olarak nitelendireceğimiz bir şarkıdır. Benimde çoğu zaman dinlediğim ve huzur bulduğum şarkılardan bir tanesidir. Filmin masalsı girişini deyim yerindeyse ölümsüzleştiriyor.
Axel karakterinin hoşlandığı kadının hayallerine ortak olmak ve onu etkilemek için girdiği girişimlerde Goran Bregovic eğlenceli bir parça sunuyor: Gypsy Reggae...
Bir ambulansın içinde ya da yağmurlu bir gecenin eşiğinde ölümün tüm soğukluğu ve hüznü ile bir ağıt sayılabilecek Death parçası bizi bizden alıyor.
Dilim dolandığınca birkaç kelam etmeye çalıştım. Arizona Dream film olarakta soundtrack albümü olarakta beni etkilemiştir. Filmi herkes sever mi bilmem ama müziklerini çoğu kişinin seveceğini düşünüyorum. Zamanında internette "Soundtrack albümü filmin kendisinden daha güzel." diye bir cümle okumuştum. Kim bilir belki doğrudur. 
Devamını oku...

13 Mayıs 2012 Pazar

Pink Floyd The Wall

UYARI: YÜKSEK DOZDA SPOİLER İÇERİR.
Müzik sektörünün önemli otoriterlerince hala büyük bir öneme sahip olan Pink Floyd grubu zamanında büyük kitlelere ulaşmış ve hala da efsanevi isminin ardında dilden dile şarkıları yayılmaktadır. Pink Floyd günümüzde aktif bir grup değildir. Grup üyeleri arasında anlaşmazlıklar çıkınca zamanla dağılmıştır. Etkisi ise hala devam etmektedir. Grup 1979 yılında çıkardığı The Wall albümüyle dikkatleri üzerine çekmiştir. Albümde Pink karakterinin doğumu, yetişkinliği ve kendini dünyadan soyutlaması eleştirel bir dilde anlatılır. 2 CD'lik albümde benimde sevdiğim parçalar Another Brick In The Wall (Part 1, 2, 3), The Trial ve bir nevi hastası olduğum Comfortably Numb var. Albümünün bünyesinde barındırdığı birden fazla dikkat çekici tema üzerine filmi çekilmeye karar verildi. Bunun üzerine yönetmenlik koltuğuna Alan Parker, senaristlik koltuğuna ise Pink Floyd gurubunun kurucularından  Roger Waters geçti. Filmin animasyon kısmını ise Gerald Scarfe üstlenmiş. Filmin kurgusu aslında The Wall albümüyle orantılı ilerlemektedir. Zaten albüm kronolojik bir sırayla Pink karakterinin yaşam gelgitlerini anlatmaktadır.
Pink daha bir bebekken II.Dünya Savaşı sırasında babasını kaybetmiştir. Bu acı kaybı savaştaki babasının ve Pink'in beşikteki görüntülerini The Thin Ice parçası eşliğinde görüyoruz. Pink'in büyüme evresindeki psikolojik mekanizması başka bir baba figürüne sığınmayı getirir. Bu gereksinimi başkalarının çocuğu olma girişimleriyle daha ileri götürür. Tabi düşündüğü gibi hoş karşılanmaz. Ve geri çevirilir. Bu girişimlerde Another Brick In The Wall Part 1 şarkısı çalmaya başlıyor ki müzikle beraber unutulmaz sekanslar görüyoruz. Yaşadığı doldurulmaz boşluk ve psikolojik yıkım onu yalnızlığa ve suskunluğa itmiştir. Varolduğu evrene sırtını dönmüş ve hayatla arasına duvarın ilk temelini atmıştır. Nihayetinde zaman geçer... Artık Pink daha da büyümüştür. Babasının asker üniformasını giyip aynada gururla bakarken bundan sonra işi Gerald Scarfe ele alıyor. Bir güvercin uçar. Ve bundan sonra savaş resmedilir. Özellikle güvercin gibi iyiliği ve saflığı temsil eden bir varlığın savaş uçaklarına dönüşümü Goodbye Blue Sky parçasıyla simgeleşiyor. Pink'in okul dönemi ise şüphesiz ki en güçlü eleştirel kısımlardan biridir. Pink'in yazdığı şiir Money şarkısının sözleridir. Bu şiirin öğretmen tarafınca küçük görülmesi ve öğrencinin aşağılanması yanlış sistemin ne noktalara varacağını gösteriyor. Duvar yavaş yavaş örülmeye devam ediyor. Sisteme cevap ise  Another Brick In The Wall Part 2'dur. Yine zaman geçer... Pink kendisini annesinin korumacı kanatları altına bırakır. Ve Mother parçası... 
Pink bir rock yıldızıdır...
Son bir darbede sevgiliden gelir. Artık kaybolmuşluğun içine kendini bırakır. Rock yıldızının konsere çıkması gerekmektedir. Uyuşturulur. Comfortably Numb çalmaya başlar. Grubun en sevdiğim parçasıdır. Parçanın ardındaki sahne sekansları ise Pink'in çocukluk ve şimdiki dönemini birleştiren kolaj bir çalışmadır. Yine görülmeye değer karelerden biridir.  Pink'in vücundaki fiziksel değişimler adeta David Cronenberg'in body-horror türündeki filmlerini anımsatıyor. Ve Pink'in bir hayatı yok olmuştur. 

Duvar tamamiyle örülmüştür. Yeniden doğuş olarak nitelendirilen evrede Pink faşisttir. Toplumu ele geçirmiştir. Cinsel tercih, din ve ırk ayrımı bir netliğe kavuşturularak istenmeyenler dışlanmaya ve katledilmeye başlanır.   

Ve final...
Pink yargılanmakta. Yargıç örülen duvarların yıkılmasına karar verir. The Trial parçası eşliğinde  yaratıcı Gerald Scarfe animasyonlarını izliyoruz. 
Duvar yıkılır...

Pink Floyd The Wall filminin felsefik, eleştirel ve psikolojik yanları filmin değerini kat ve kat artırıyor. Tabi sinemanın bir sanat olduğunu bizlere hatırlatan Alan Parker bu sanata bağlılığımızı pekiştiriyor. Öykü adeta bir ressamın fırçasıyla anlatılma hissi uyandırıyor. Ve bu sanat olayını yaşamak paha biçilmez. 

A
Devamını oku...

11 Mayıs 2012 Cuma

Intouchables

Bazen hiç beklemediğiniz anlarda bir film ortaya çıkar. Ne projeden haberiniz vardır, ne bir afişini görmüşsünüzdür, ne de fragmanını izlemişsinizdir. Ama ortaya çıktığında anda konuşmalar başlar. Filmin afişini görmeye başlarsanız. Fragmanı ortalarda yayılmaya başlar. Ve en sonunda evet ben bu filmi izlemeliyim dersiniz. Intouchables öyküsü ise Imdb top 250'de birden kendine hatırı sayılır bir yer bulmasıyla başladı. Ardından iyi bir gişe. Dolasıyla çoğu kişi filmi merak etmeye başladı. İzleyenler filmi beğendi. Nihayetinde bende filmi izledim. İlk önce şunu söylemekte fayda var. Filmi beğendim.

Jack Nicholson ve Morgan Freeman'ın The Bucket List filmini izlediğimde bende tarif edilmez duygular oluşmuştu. Nedeni ise dokunaklı, eğlenceli ve saf bir hikayenin çok iyi bir atmosferde anlatılmasıydı. Üzerimde etkiler bıraktı. Intouchables filmini izlerken sık sık The Bucket List'i hatırladım. Intouchables sınırlarını hemen hemen The Bucket List gibi çiziyor. Yanlış anlaşılmasın bu benzerlik konu olarak değil. İşlenen dostluk, bağlılık ve iki hayatın birbirine yeni anlamlar katması. Şunu da söyleyeyim Intouchables filmi The Bucket List'in seviyesine çıkamıyor lakin iyi kotarılmış bir film. Fazlasıyla eğlenceli sahneler barındırmakla beraber dram yönü güçlü olmasa da arada duygu yoğunluklarıda yaşadım. 
Sinema dünyasında zengin-fakir ya da siyah-beyaz insanların dostlukları sık sık işlenmiştir. Intouchables filmi bu yönde bazı tepkilerde almıştır. Aynı hikayeyi pişirip pişirip neden tekrar önümüze sunuyorlar? -Evet belki bu tür hikayeleri çok izledik. Peki ya duygularımız? -Ve evet bu duygularıda biz yaşadık. İşin sırrı şu sanırım biz aynı duyguları yaşamaktan bıkmıyoruz. Bıkmadığımız içinde  Intouchables filmi hala cazip geliyor. Ve ondan sonra gelecek bu tür filmlerde cazip gelecektir. Yeter ki filmin eli yüzü düzgün olsun. 
Teknik detayları oldukça iyi özellikle tema müziği J. Edgar filminin fragmanında kullanılmıştı. Bende soundtrack manyağı olduğum için o sıra ilgimi çekmişti. Filmden önce birkaç kez parçayı dinlemiştim. Beklemediğim bir anda ilk dakikalarda karşıma çıkınca hem şaşırdım hem sevindim. Oyunculuklar ise samimi. François Cluzet ve Omar Sy yerinde tercihler olmuş. 

Velhasıl filmi rahatlıkla tavsiye ederim. Drama-komedi türünde hayattan bir kesit. Unutmadan film gerçek olaylardan esinlenmiştir. Bu yüzden film gözümüzde belki daha da kıymetli bir yer alıyor. 

B
Devamını oku...

6 Mayıs 2012 Pazar

Sinemanın Uğultulu Tepeler Yolculuğu

Emily Brontë'nin ilk ve son romanı Wuthering Heights (Uğultulu Tepeler) rahatlıkla okuyabileceğiniz ve olayların etkisine kapılabileceğiniz bir klasik eser. Dönem edebiyatının dışında bir kurgu ile ilk çıktığında olumsuz eleştirilerde almıştır. Zaman geçtikçe yıllanmış şarap misali kıymeti daha fazla artmıştır. Uğultulu Tepeler Heathcliff ve Catherine'nin tutkulu ve bir o kadar yıpratıcı aşk hikayesi. Bu aşk hikayesi sadece onları etkilemekle kalmayıp iki neslin geleceğinide şekillendirmektedir. Özellikle yazar iki farklı jenerasyonu çok başarılı bir şekilde iç içe geçirip her sayfayı soluksuz okumamızı sağlıyor. Kitap bir komşunuzun veya dostunuzun anlattığı bir hikaye tadında. Kendi adıma şunu söyleyebilirim kitabı oldukça özgün buldum. Uğultulu Tepeler'in başarılı hikayesi bir çok kez sinemaya uyarlandı. Yapısı itibariyle sinema uyarlamaları oldukça zorluk çekmiştir. Hepsini izleme fırsatım olmadı fakat izleyebildiğim kadarıyla size birkaç şey anlatmaya çalışacağım.
1. Wuthering Heights (1939)
Filmin yönetmenlik koltuğunda William Wyler ve senaristlik koltuğunda Charles MacArthur var. İtiraf etmeliyim ki beklediğimden çok farklı bir uyarlamayla karşılaştım. Hatta senarist kendi Uğultulu Tepeler hikayesini yazmış diyebiliriz. İlk olarak yeni nesilden eser yok bu da kitabın yarısını yok etmektir. Başlarken dediğim gibi Uğultulu Tepeler'in hikayesi iki neslin iç içe olduğu ve olaylardan bir bütün olarak etkilendiği bir hikayedir. Bir bıçak gibi bir nesli yok saymak haliyle bende bir şaşkınlık yarattı. Eskilerin hikayesini bile başarılı bir şekilde aktarıldığını düşünmüyorum. Kitapta Heathcliff gibi bir karakter kendisine yapılan her şeyi unutmayıp bunu sineye çekermiş gibi görünüyordu. Fakat burda ise adeta bir çocuğun intikamı misali sancılar içerisinde. Önüne gelene açıkça intikamını alacağını söylemekten rahatsızlık duymuyor. Ortaya çıkışı  "Bir zamanlar fakir ama gururlu bir çocuk vardı..." havasında. Bunlara rağmen oluşturulan atmosferi beğendim. Özetlersem kitabı okumayan birisi için iyi bir film okuyan birisi içinde eziyet gelebilir.
2. Wuthering Heights (1992)
Yakın bir önem uyarlaması sayabileceğiniz filmde tanıdık ve sevdiğimiz oyuncularda var. Özellikle 1939 versiyonundan uyarlanma olarak daha iyi. Kitabın iki nesli yakanlamaya çalışılmış. Buna rağmen eksiklikleri bir hayli fazla. Hikayenin o karmaşası oldukça düze indirilmiş ve çoğu olaylar arada kaybolmuş. Özellikle sönük bir yeni jenerasyon var. Heathcliff rolü ise tam Ralph Fiennes'a göre çünkü kendisi hem çok iyi hem de çok kötü karakterleri başarıyla canlandırmış bir aktördür. Burda Heathcliff'e iyi bir ruh vermiş ve dönüşümünü iyi simgeleştirmiş. Karakteri ara ara senaryonun azizliğine uğramıyor değil. Çünkü yeni jenerasyon için niyetini hemen belli ediyor. Bu da senaryonun zayıf noktalarından biri. Juliette Binoche Catherine Earnshaw karakterine tam oturmuş. Özellikle kendisini çok beğendim fakat kızı olan Cathy Linton'ı da canlandırması oldukça çocuksu geldi. Yönetmen bunu iyi düşünmeli bence farklı bir oyuncu oynatmalıydı. Velhasıl düşünce güzel ama yine kitaba oranla zayıf bir uyarlanma. 
Dipnot: Filmin tema müziği oldukça hoştu.
3. Wuthering Heights (2011)
Geçen sene görücüye çıkan ve yönetmenlik-senaristlik koltuğunda Andrea Arnold'un bulunduğu uyarlamayıda izledim. 1939 versiyonu gibi Andrea Arnold'ta sadece eski neslin hikayesini anlatmıştır. İlk versiyondan sonra şaşkınlığım daha az oldu. Fakat yönetmen bunu anlatırken hikayede birkaç değişiklik yaparakta güzel bir Avrupa Sineması örneği sunuyor. İşlenen yere kadar karakterlerin hakkını verdiğini düşünüyorum. Fakat yine aynı sorunla karşılaşıyoruz. Heathcliff öyle kıskanç ve hırslı ki Catherine'nin aşkından yeni bir neslin kaderini bile belirliyor. Hatta öfkesinin ve gaddarlığının çoğunu hisseden yeni nesildir. Bu yüzden bir uyarlama olarak eksik kalıyor. Soğuk bir atmosferde psikilojik bir film oluşturulmuş. Böyle yapımları sevdiğimden filme bir yakınlığım oldu. Hatta kitabı okumayanlar ve Avrupa Sinemasını sevenler filmi baya beğenebilir.
Bir bütün olarak durumu özetlersem izlediğim üç yapımda kitabın ilişkilerini ve derdini anlatmada yetersiz kalmış. Bunun nedeni çoğu olayların işlenmemesi. Çünkü olayları bir bütün olarak almamışlar. Bu da kitabın tüm ruhunu bozuyor. Eğer kitabı yok sayıp film olarak değerlendirirsek güzel filmler. Özellikle 1939 ve 1992 yapımlarının finalinde oldukça duygulandım. 2011 yapımını ise soğuk atmosfer tadında izlediğim için memnunum. Kitabı mutlaka okumalısınız. Ondan sonra filmlere göz atarsınız. Tatmin olmasanız bile farklı sinemacılardan farklı dokuları izlersiniz. Gerçi benim izlemediğim versiyonlarıda var. Bazıları sinema; bazıları tv uyarlaması. Belki bir gün onlarıda izlerim. Benden şimdilik bu kadar:)

İyi Okumalar...
İyi Seyirler...
Devamını oku...

5 Mayıs 2012 Cumartesi

The Avengers

2000'li yıllara girmemizle beraber Marvel kahramanlarını beyazperdeye taşımak için yoğun bir çalışmaya girdi. Sam Raimi'nin ele aldığı Spider-Man'in ilk iki bölümü başarılı olsa da üçüncü bölümü bekleneni veremedi. Yine başka başarılı bir yönetmen Ang Lee Hulk'ı çekti. Orta hallice diyeceğimiz bazılarınca ise berbat olarak nitelendirilen bir filmdi. Belki en şanslı süper kahraman karakteri Batman'di. Christopher Nolan daha önce sıkça çekilmiş Batman'i ele alıp yeni bir stille efsaneye dönüştürdü. Derken Iron Man 1-2, The Incredible Hulk, Thor, Captan America gibi Marvel karakterlerinin filmleri türemeye başladı. Burda şunu söylemekte fayda Marvel dünyasının bir fanı değilim. Batman'e duyduğum hayranlığın tek sebebi Christopher Nolan'ın büyük başarısıdır. The Avengers'ta bulunan karakterlerin filmlerine geneline 'yani' bazılarına ise vasat dediğim filmlerdir. Aralarında en kötü bulduğum film Captain America'dır. Karakter olarak bir albenisi yok. Önceki işlerin durumundan dolayı The Avengers filminden hiç beklentim yoktu. Karakterlerin filmleri nasıldı ki birleşince nasıl olsun demiştim. Fakat film beni yanılttı.  
The Avengers projesi herhangi bir tehdide karşı özel güçleri olan kahramanları bir araya toplamak amacındadır. Zaten bunu Marvel filmlerinde son birkaç yıldır küçük sahnelerle gördük. Buna altyapı hazırlanıyordu ve nihayet oluşturuldu. Bu grupta başlıca sayarsak Iron Man, Hulk, Thor, Captain America gibi kahramanlar varken S.H.I.E.L.D. kuruluşundan ise Black Widow ve Hawkeye var. Konu Thor filminden bildiğimiz gibi Loki sürgün edilmişti ve bir şeyler yapacağını kestiriyorduk. Loki rahat durmayıp düşünüleni yapıyor ve grubun biraraya toplanmasının nedeni oluyor. Tahmin edeceğiniz gibi bundan sonra ortalık toz dumana karışıyor. Kabul etmek gerekirse ortaya güzel bir iş çıkmış. Aksiyon ve komedi dozajı gayet yerinde ve çok hoş sekanslar var. Görsel efektler gayet başarılı. Iron Man ve Hulk üzerinden çok iyi espiriler yapılıyor. Tony Stark (Iron Man) yine sivriliğiyle çoğu yerde içimizden geçenleri söylüyor. Çoğu kişinin aklından geçen Hawkeye'a Legolas espirisini bile yapıyor. Robert Downey Jr. her zaman ki gibi ortalığı döktürüyor. Hulk karakteri Eric Bana ve Edward Norton'ın elinden geçmişti. Mark Ruffalo'nun ne denli başarılı olacağı soru işaretiydi. Kesinlikle filmi taşıyan performanslardan. The Avengers'ın en büyük başarısı karakterler arasındaki kimyayı çok iyi yakalaması. Böyle olunca ortaya eğlenceli bir film çıkmış. 
Ben filmi Xpand 3D olarak izledim. Malesef bulunduğum şehirde Imax salonu yok. 3D olarak güzel sekanslar var. Ama baş ağrısı çekmek istemiyorum diyen varsa 2D olarakta gayet keyifle izlenilir. Sonuç olarak yapım aşamasındayken vasat bir film beklerken güzel bir sonuçla karşılaştım. Filmdeki çoğu karakterin normal filmlerinden daha güzel bir iş çıkmış. 

B-
Devamını oku...

1 Mayıs 2012 Salı

The Woman in Black

Susan Hill'in gerilim-korku türündeki The Woman in Black kitabını yakın bir dönemde okumuştum. 140 sayfalık kitabı rahatlıkla tek okuyuşta bitirebilirsiniz. Kitabın konusu klasik hayalet hikayelerinden bir tanesi. Buna rağmen anlatımı çoğu yerde sizi gerip bir heyecan içine sokmaya başarıyor. Bu yüzden sonraki sayfaları meraklara çeviriyorsunuz. Hikayeyi kısaca özetlersem(kitaba göre filmde birkaç değişiklik yapılmış) Arthur Kipps genç bir avukattır. Çalıştığı şirketin müvekkillerinden biri ölmüştür. Şirket Arthur'u evrakları düzenlemesi için müvekkillin Eel Marsh bataklığındaki evine gönderir. Eel Marsh Malikanesi kasabadan uzak yalnız bir yerdedir. Tahmin edeceğiniz gibi Arthur beklemediği olayların ortasında kalacaktır.
Filmin uyarlamasına baktığımızda genel anlamda senarist kitabın ruhunu yakalamış. Fakat birkaç köklü değişiklik var. Bana kalırsa buralar kitaptaki gibi olsaydı daha iyi olurdu. Özellikle giriş itibariyle bir değişiklik var. Bu değişiklikten dolayı seyirci Arthur ile duygusal bir bağ kuruyor. Öte yandan ise bir süprizin etkileyiciliği azalıyor. Finalinde ise okuyuculara bile bir süpriz hazırlamışlar. Belki bu bahsettiğim etkileyiciliğin azaldığını yönetmende farketti ve bir önlem aldı. Bunu söylememin nedeni Watkins'in klişeleri bozmak istemesi.(bkz. Eden Lake) Filmin en başarılı yönü mekan tasarımları. Ürpertici bir bataklık, korkunç Viktorya tarzı bir ev ve tüylerimizi diken diken eden oyuncaklar... Öyle bir atmosfer kurulmuş ki mekan tasarımcısı ve görüntü yönetmeni takdirleri hakediyor. Unutmadan usta müzisyen Marco Beltrami faktörünü unutmamak lazım. Bu atmosferin adeta tuzu biberi. Bir dipnot düşersek bazı yerlerde okuduğuma göre oyuncaklar gerçekmiş. İlginç çünkü gerçekten ürperticiler. Böyle oyuncakları kim alıyorsa artık.
Harry Potter'dan sonra ilk kez izlediğimiz Daniel Radcliffe karaktere oturmuş. Çoğu kişi onun baba figürü için genç olduğunu söylüyor. SPOİLER(KİTAP): [Arthur Kipps kitapta o olaylar olduğunda bir çocuk sahibi değildi. Nişanlıydı. Daha sonra gidip evleniyordu. Üç aşağı beş yukarı yine genç yaşta çocuk sahibi oluyordu. Neyse baba profili için gerçekten genç ama kitaptada öyleydi. Bu yüzden bence pek mahsuru yok.] Radcliffe rolü için fazla çabalıyor. Henüz işin başında kariyerinin nasıl olacağını ilerde hep birlikte göreceğiz. Oyunculuğu fena sayılmazdı. Göze batmıyordu. Ciarán Hinds ise soğukkanlılıkla güzel bir oyunculuk çıkarıyor.

James Watkins'in bundan önceki Eden Lake filmi başarılı bir sinema işiydi.  The Woman in Black ile bence yakaladığı çizgiyi iyi koruyor. Özellikle tasarımları ve gerilimiyle film izlenmeyi hakediyor.

Not: Film bazı yerlerde hala vizyonda sinemada rahatlıkla izlenebilecek bir film. Tabi benim izlediğim salondaki gibi birileri konuşup ve sürekli atıştırırsa seyir zevkiniz düşebilir:)
İyi Seyirler...

C+
Devamını oku...

The Dark Knight Rises 3.Fragman

Batman efsanesinin finali The Dark Knight Rises'tan 3.fragman'da geldi. Oldukça duygusal ve nefes kesici görüntüler görüyoruz. Batman'in bu sefer ki düşmanı Bane ve Joker'dan daha ciddi olduğu görülüyor. Yönetmen Christopher Nolan’ın yeniden başlattığı Batman serisinin en son halkası olan filmin kadrosu ünlü isimlerden oluşuyor: Christian Bale (Bruce Wayne / Batman), Anne Hathaway (Selina Kyle / Catwoman), Tom Hardy (Bane), Gary Oldman (Jim Gordon), Marion Cotillard (Miranda Tate), Morgan Freeman (Lucius Fox), Michael Caine (Alfred Pennyworth) ve Joseph Gordon-Levitt (John Blake).


Film bir değişiklik olmazsa ülkemizde 27 Temmuz 2012 tarihinde gösterime girecek.

Devamını oku...