31 Ekim 2012 Çarşamba

Yeraltı


Not: Yazı spoiler(süpriz bozanlar) içerir.
Zeki Demirkubuz'un sinemasını her zaman mütevazi bulmuşumdur. Tüm egolarını, kararsızlıklarını ve söylemek istediklerini cesur bir dille ifade eden günümüz birkaç sinemacısı arasındadır. C Blok gibi stilize bir işle başlayan Demirkubuz'un kariyeri Masumiyet ve Üçüncü Sayfa gibi küçük çaplı bireysel buhranlara değinen filmlerle devam etti. Albert Camus'ın serbest uyarlaması Yazgı ve ardından İtiraf, Zeki Demirkubuz sinemasının yetkin örneklerindendi. Kişisel sıkıntılarını bir nevi dile getiren Bekleme Odası, Masumiyet'in öncesini anlatan Kader ve bir dönem filmi olan Kıskanmak kanımca Demirkubuz sinemasının biraz gerilemeye başladığı bir dönemdi. Yeraltı ise Zeki Demirkubuz'un kardeş saydığı Rus yazar Dostoyevski'nin "Yeraltından Notlar" kitabının modern serbest uyarlaması. Yeraltı, Kıskanmak filmi ile sineması iyice değişen Zeki Demirkubuz'un en stilize işi olarak yerini alıyor. 

"Akıllı bir adam, kendine karşı acımasız değilse gururlu da olamaz." 

Muharrem, Ankara'da yalnız yaşayan bir memurdur. Hayatın bir öfkesini yutmuş, dışardan sakin görünse de içinde fırtınalar kopan birisidir. Hırslarını bir kenara bıraksa da henüz tatmin olmayan egosunun onu sürüklediği 'alınganlık' özelliği çevresiyle ilişkilerini zorlamaktadır. Bu sürece hem arkadaşlarının hem de kendisinin açtığı tahribatlarla gelmiştir. Başka bir deyişle Muharrem bas bas bağırdığımız modern hayatın yalnızlığından muzdariptir. 
Muharrem'in karakterine baktığımızda 'bayağılık' ve 'korku' arasında gidip geldiğini görürüz. Arkadaşlarından nefret etse de hatta birini hırsızlıkla suçlasa bile onlarla görüşmektedir. Bayağı bir ilişki içindedir. Hem arkadaşlarından hem de kendisinden kusacak derecede tiksinmektedir. Öte yandan korkmaktadır. Her şeye rağmen onlar etrafında bulunan tek insanlardır. Bundan iğrense de onları bırakmaya cesareti de yoktur. İşte Muharrem'in psikolojisi bu iki durum arasında gidip gelmektedir.  Bu yüzden Muharrem'in karakteri inişli-çıkışlıdır. Tüm bunların öfkesini ise seks açlığı ile gidermektedir. Bu bakımından geçen sene izlediğimiz Shame yapımıyla bir yakınlık kuruyor. Tabi Muharrem'in derdi bu kadar basit değildir. Muharrem kaderi için kendisiyle nihai yüzleşmesini gerçekleştirmek zorundadır. Bu anlarda bir eşya parçalama sahnesi görüyoruz. Yakın zamanda izlediğim Michael Haneke'nin 89 yapımı Der siebente Kontinent filmindeki eşya parçalama sahnesine benzer. Tabi Demirkubuz'un üslubu Haneke'nin ki kadar sert ve etkileyici olmasa da bu sahnesi hiç fena değil. 
Engin Günaydın'ın iyi rol kestiği filmde yan oyunculuklarda güçlü. Sinematografi anlamında Zeki Demirkubuz'un en fazla kafa yorduğu filmdir. Bu çabası da boş kalmamış ortaya enfes görüntüler çıkmış. 

Sinema dünyasında böyle iç çelişkiler yaşayan karakterler üzerine çok film izledik. Bunlara bir yenisi olarak Yeraltı filmi ekleniyor. İşin açıkçası hiç fena olmamış. Öte yandan Zeki Demirkubuz'un Nuri Bilge Ceylan'a göndermeler yaptığı mevzusuna ise hiç girmek istemiyorum. Bunun üzerine zaten çok şey yazılıp-çizilmedi mi?

B
Devamını oku...

27 Ekim 2012 Cumartesi

Cloud Atlas

Matrix filminin yaratıcıları Wachowski Kardeşler ile Perfume: The Story of a Murderer ve henüz izlemediğim Lola rennt'in yönetmeni  Tom Tykwer'ın giriştiği Cloud Atlas, fragmanının yayınlanmasıyla seyircinin genelinde büyük beklentiler oluşturdu. Kendi adıma fragmandan sonra bile heyecanlanmazken haliyle filmden pek bir beklentim yoktu. En ufak bir beklentimin olmaması nedeniyle olacak ki filmi beğendim. Zira filmi büyük bir heyecanla bekleyen birkaç sinefillin hayalkırıklığına uğradığını da okudum. Cloud Atlas birden fazla türü kendi içinde barındıran ve farklı lezzetler sunan bir yapım. 
Altı farklı hikayeyi anlatan Cloud Atlas'la Wachowski Kardeşler ile Tykwer'ın büyük bir işe kalkıştığı belli. Birden fazla hikayeyi işleyen çoğu filmin bir hezimet yaşayıp, işin üstesinden gelemediğini gördük. Cloud Atlas'ın bu konuda fazla sıkıntısı olduğunu düşünmüyorum. Totale baktığınızda kabul ediyorum bu hikayelerden altı farklı film olabilir. Hatta bazıları çok iyi işler bile olabilir. Fakat Cloud Atlas hiç azımsanmayacak bir sürede bu altı hikayeyi birbiri içine iyi serpiştiriyor. Tabi bazı hikayelerde çeşitli zayıflıklarında olduğunu göz ardı edemeyiz. Birkaç yerde klişeler de gördük. Yalnız bu çokta rahatsız edebilecek bir düzeyde değil. Film vermek istediği mesajları gayet iyi bir şekilde ifade ediyor. Açgözlülük, aşk, hırs, günah, devrim filmin temasına ne dersek diyelim aslında ışık tuttuğu şey insanoğlunun en basit ve güçlü olan özellikleri. Filmin ana temelleri ise korku ve özgürlük üzerine. 
Makyaj olayını ayrı konuşmak lazım. Her oyuncu birkaç karakteri canlandırdığı için en büyük iş makyaj ekibine düşüyor. Bu konuda film çok iyi eleştiriler aldığı gibi makyajlara burun kıvıranlarda oldu. Görsel olarak çok iyi tiplemeler olduğu gibi içimize sinmeyenlerde çıkıyor. Film boyunca "Bu olmuş, bu olmamış." muhabettini yapıyorsunuz. Diğer teknik işlerde gayet iyi. Görsel efektlerde ise bir aşırıya kaçma durumu yok. Filmin yapısı çok uygun olmasına rağmen böyle bir tercihe gitmedikleri için memnunum.
Ve oyuncular. Ne desek ki tam bir yıldız geçidine dönüşüyor. Tom Hanks ile başlayalım. Her zaman ki gibi kendisine verilen işin üstesinden geliyor. Halle Berry ise eh işte karakterlere uyum sağlıyor. Belirli bir sakinlikte. Jim Broadbent'e ayrı parantez açmak istiyorum. İşin mizah yönünü çok iyi üstlenmiş. Özellikle Cavendish karakterini çok beğendim. Ben Whishaw, James D'Arcy, Jim Sturgess ve  Doona Bae iyi iş çıkaran isimler. Hugo Weaving ise her filmde olduğu gibi belli başlı bir ortalamayı tutturuyor. Akılda kalıcı karakteri var mı var fakat yine de bildiğimiz Hugo Weaving. Anladınız işte:) Hugh Grant ise şöyle değerlendirmek lazım. Diğer oyuncuların aksine onu bir konuk oyuncu gibi düşünmeliyiz. Yoksa karakterleri fazla ön planda olmadığı için bir memnuniyetsiz oluşabilir. 

Nihayetinde Cloud Atlas üzerinde çok konuşulabilecek bir yapım. Aşırı bir beklentiyle izlenmezse izleyen herkesi memnun edebilecek bir film. Bu yıl bilim-kurgu adına elverişli bir yıl oldu. Büyük yapımlar izledik. Umarım seneye de bu türün iyi filmlerini izleriz. 

B
Devamını oku...

23 Ekim 2012 Salı

Looper

Bilim-Kurgu türünün alt metinlerinden 'zamanda yolculuk' kavramı 80'li ve 90'lı yıllarda Back to the Future, Terminator ve Twelve Monkeys gibi başarılı filmlerle popüler bir hale geldi. Hollywood'un zaman yolculuğu serüveni elbette burda bitmeyecekti. Bunun çabası olarak 2000'li yıllardaki The Butterfly Effect, The Time Machine ve The Time Traveler's Wife gibi girişimler dişe dokunur işler olmadı. Yalnız The Butterfly Effect filminin kendi kitlesini oluşturduğunu atlamamak lazım. Yalnız o da estetik olarak bir vaatte bulunmuyordu. Bu yıl Prometheus ve The Dark Knight Rises'ın yılın bilim-kurgu filmleri olmasını beklerken meğerse yanılmışız. Her iki filme burun kıvırdığımızı düşünürsek Looper rahatlıkla yılın bilim-kurgu filmi olmayı başarıyor. Yönetmen ve senarist Rian Johnson'ın Looper Terminator filmiyle benzer özellikler taşımasına rağmen yer yer küçük yeniliklerle keyifli bir sinema tadı bırakıyor.
Looper'ın en büyük mahareti her şeyi yerli yerinde ve belirli bir sadelikte vermesi. Sırtını tamamiyle aksiyona yöneltmiyor. Bunun ürünü olarakta Hollywood-vari yani fazlasıyla abartılı sahnelerden kaçınmış oluyor. 2010 yılında büyük fırtınalar koparan Inception gibi atmosfere yönelik bir film. Özellikle Inception'da bir aksiyon filmi olarak belki yetersiz görülebilir. Buna karşın yaratılan evren o denli başarılı işlenmişti ki biz o bütünü kavramaya ve içine girmeye çalışıyorduk. Bu yüzden aksiyonun bir eksikliğini hissetmiyorduk. Yine aynı şekilde Looper filminde de aksiyon minimum seviyeye çekilmiş. Buna karşın evrenin bir parçası oluyoruz. Bu da Looper'ın bir avantajı. Rian Johnson karakterlerini yaratırken yine basitliğe kaçmayıp elindeki malzemeyle bir derinlik yakalıyor. Nitekim çoğu karakterin bencil olması yaratmaya çalıştığı gerçeklik olgusunu destekliyor. Böylelikle Rian Johnson filmi ucuz kahramanlık gösterilerinden de kurtarmış oluyor. Senaryonun tıkır tıkır ilerlediği filmde herhangi bir kopukluk hissi yaşamıyoruz.
Filmin teknik öğeleri oldukça cezbedici. Tahmin edeceğiniz gibi görsel öğelerde de bir aşırıya kaçma durumu yok.  Ses işçiliğini fazlasıyla beğendim.

Joseph Gordon-Levitt(Joe'nun gençliği) büründüğü Bruce Willis kimliğini iyi kotarıyor. Jest ve mimikleriyle bize iyi, sempatik ve inandırıcı bir Bruce Willis gençliği sunuyor. Bruce Willis(Joe'nun yetişkin hali) ise her zamanki gibi formundan bir şey kaybetmemiş. Emily Blunt'ın renk kattığı filmde çocuk oyuncu Pierce Gagnon şaşırtıcı derece iyi bir performansa sahip. Kısa süreliğine Paul Dano'yu da görüyoruz.

Son yıllarda Children of Men, District 9 ve Inception gibi bilim-kurgu türünde büyük çıkışlar gördük. Bunlara bir yenisi Looper ekleniyor. Looper yukarıda saydığım üç film kadar olmasa da ismini onlarla zikrettirebilicek bir seviyede.

B+
Devamını oku...

18 Ekim 2012 Perşembe

Duygusal Buzlaşma Üçlemesi: Der siebente Kontinent, Benny's Video ve 71 Fragmente einer Chronologie des Zufalls

Not: Yazı fazlasıyla spoiler içerir.

Kariyeri sinema eleştirmenliği ile başlayan daha sonrada çeşitli televizyon filmlerinde yönetmenlik yapan Michael Haneke'nin sinemaya ilk adımı 'Duygusal Buzlaşma Üçlemesi' ile başlar. Sırasıyla olmak üzere Der siebente Kontinent(Yedi Kıta), Benny's Video(Benny'nin Videosu) ve 71 Fragmente einer Chronologie des Zufalls(Tesadüfi Bir Kronolojinin 71 Parçası) filmleriyle Michael Haneke genel olarak insanoğlunun yitirmeye başladığı duyguların portresini çizmeye çalışır. Orta sınıfın burjuva yaşam tarzı üzerinde yoğunlaşan yönetmen bireysel hikayelerle yola çıkıp bir toplum eleştirisi sunuyor. Ayrıca yönetmenimiz iç savaşlar, yıkım ve açlık gibi dünya gerçekleri ile atmosferini güçlendiriyor. Kısmen psikolojik gerilimi hat safaya çıkarıyor. Kaldı ki Haneke'nin çoğu filminde değindiği insanın içindeki 'şiddet arzusu' çoğu seyirciyi rahatsız etmekte. Bu yüzden Michael Haneke filmlerinde sınırları hep zorlayan bir yönetmen olmuştur. Onun sinemasına ilk etapta adapte olabiliyorsanız ne mutlu size! 

Der siebente Kontinent (1989): Schober Ailesi belirli bir ekonomik standartı tutturmuş, hayatta belirli bir konuma gelmiş, orta kesimden bir ailedir. Aile gündelik hayatlarında sabahları kalk, kahvaltı yap, okula/işe git, akşam yemeğini ye ve uyu monotonluğuyla yavaş yavaş makineleşmeye yüz tutan bir durumun eşiğindedir. Bu ağır sendromdan bütün aile bireyleri nasibini almıştır. Buna bağlı olarakta ortada olan kopuk ilişkiyi ve ruhsuz yaşantıyı yadırgamamak lazım. Bknz. Araba yıkama ve yemek yeme sahneleri, market sahnesi. Bu süreç öyle kesintisiz bir döngüyle ilerliyor ki bir yandan bizi parçası yapıyor; bir yandan da bizde bir farkındalık yaratıyor. İşin en acı tarafı ise ailenin bu bilinçte olması ve içten içe bir karanlığa sürüklenmesi. Nihayetinde bizde varolan farkındalık hissi karakterlerede yansıyor. Ve kaderlerini bir şekilde tayin ediyorlar. Haneke'nin aralıksız bir eşya parçalama sahnesi var ki resmen bununla seyirciyi sınıyor. Bu anlarda hem bir rahatlama yaşıyoruz; hem de bağımlısı olduğumuz lüks yaşamın yok olmasından dolayı içimiz cız ediyor. Michael Haneke'de bir röportajında buna değinmiştir. Seyirci bir kızın ölümünden daha çok paraların atıldığı ve akvaryumun kırıldığı sahnelere tepki gösterdiğini söylemiştir. Bir başka deyişle Haneke önceliklerimizi düşünme adına bizi ters-düz etmiştir. 
Benny's Video (1992): Benny ekonomik statüsünün getirdiği avantajlar ile çeşitli video kameralarına sahip, hayatın belirli kısımlarını kamerasına çeken, B tipi filmler kiralayan  kısmen sessiz bir çocuktur. Filmin açılış sahnesi adeta gelecek vahşetin bir habercisidir. Çektiği görüntüleri yavaşlatan ve her ayrıntısına dikkat eden Benny hayatın tüm akışını meraklı bir şekilde sorgular nitelikte. Benny bilinçsiz bir tüketimle gittikçe gerçeklik duygusunu kaybetmektedir. Onun için hayat video kasetlerdeki gibidir. Bundan dolayıdır ki vurdumduymaz tavırları sinirlerimizi bir yerde altüst ediyor. Burdan yola çıkarak Haneke önceki filmi Der siebente Kontinent'in izinden giderek bir ahlak eleştirisinde bulunuyor. Arka planda ara ara verilen televizyondan haberler ise dünyanın bu gidişatını tüm çıplaklığıyla doğrular. Yaşanılan olaydan sonra ailenin 'günahıyla sevabıyla bizim evladımız' tutumuyla adelet ve sevgi kavramları bir teraziye koyuluyor. 
-"Neden bunu yaptın?"
-"Neyi? (Baba şaşırarak bakar.) Bilmiyorum. Nasıl olduğunu görmek istiyordum. Yani sanırım."
-"Ne nasıldı? (Bir sessizlik olur.) Evet."

71 Fragmente einer Chronologie des Zufalls (1994): "23 Aralık 1993'te, Maximilien B. adlı 19 yaşındaki öğrenci, bir Viyana Bankası'nın şubesinde önce üç kişiyi öldürdü ve bundan kısa bir süre sonra da kendini başından vurdu." gibi ağır spoiler ile başlayan film 71 sekansta bu olayın gerçekleşme sürecine ışık tutar. Önceki filmlere göre karakterlerini artıran Michael Haneke son dönemlerde Alejandro González Iñárritu filmlerinde iyice aşina olduğumuz bir kurgu ile hikayesini anlatıyor. Yine ilk iki filme göre televizyon vasıtasıyla dünya basınından haberlerin dozunu iyice artırıyor. Tabi bu da filmin atmosferine büyük bir katkı sağlayıp arka planda bir gerilim sağlıyor.  Yaşanan vahşetin ortasına çocuk karakterini yerleştiren Haneke hedefi tam on ikiden vurup içimizi iyice daraltıyor. Geldiğimiz nokta ise bir ayna görevi görüyor. Günlük hayatta farkında olmasakta işte biz noktaya gidiyoruz. Süreci tamamlıyoruz. Ruhsuzlaşıyoruz, bencilleşiyoruz ve dinlemiyoruz... Nitekim bu olayların gerçekleşmesinin nedeni gencimizin bir anda da olsa derdini anlatamaması. Her gün bu tür olayları duymuyor muyuz? Ya da yaşamıyoruz muyuz?
-"Avusturya'ya gelmeye nasıl karar verdiğini bize anlatır mısın?"
-"İnsanların burada çocuklara çok iyi davrandığını duymuştum."

Devamını oku...

2 Ekim 2012 Salı

Walkabout

"Avustralya'da erkek Aborjin çocukları 16 yaşına eriştiklerinde çöle gönderilirler. Aylar boyunca dışarıda uyuyarak, meyve ve et yiyerek hayatta kalmak zorundadırlar. Bunun için gerekirse hemcinslerini bile öldürebilirler. Aborjinler buna 'Çöl Gezintisi' derler. Bu filmde bir 'Çöl Gezintisi' hikayesidir." 
Sinema sevgisiyle yanıp tutuşan ama henüz yolun başında biri olarak sinemayla ilgili belki fazla geveze ve heyecanlı biriyim. Ama bazı filmler vardır ya dilimizi bağlar durur. Uzun bir süre ne söyleyeceğimizi bilemeyiz. Biliriz ki bu film belirli dönemlerde karşımıza çıkan ender filmlerden biridir. Uzun süre üzerinde düşündüğümüz... Bugün...O günlerden biri: Walkabout...
 Walkabout ilk etapta baktığımızda klasik bir dram-macera filmi gibi görünse de bünyesinde fazlasıyla ders çıkarılacak mesaj barındıran, dokunaklı ve içten bir yapım. Aslında iki kültürün karşılaştırılması. Yönetmen açılış sahnesiyle birlikte bizi kent yaşamının yorucu ve bunaltıcı havasıyla baş başa bırakıyor. Öyle ki gerim gerim geriliyoruz. Bu yoğun sahnelere maruz kaldıktan sonra kendimizi hikayenin başlayacağı yerde buluyoruz. Haliyle yazının başındaki alıntıdan anlayacağınız üzere filmin geneli doğada geçiyor. Hikaye boyunca Kent Yaşamı-Vahşi Doğa çatışmasından ziyade bu iki öğenin bir bütünlük sağlayacağını düşünsekte filmin finali bu amaca hizmet etmiyor. Nitekim diyor ki iki yaşam birbirinden farklıdır. Elinde sonunda bu farklar kendini gösterir. Yine filmde benim dikkatimi çeken bir konu daha doğanın vahşiliğine adapte olamayıp onu kendine uyarlayanlar yine onun huzurunu bozanlardır. Bknz. Radyo sesi dış dünyanın yoğunluğu ile huzuru bozan etkendir. Bu anlamda film fazlasıyla metafor içeriyor. Aborjinlerin kültürünü tam bilmediğimiz için bazen bunları anlamakta güçlük çeksekte bazı sahneleri küçük araştırmalarla bir yere oturtabildim.  
Kariyerinin büyük bir bölümünü görüntü yönetmenliği ile geçirmiş olan yönetmen Nicolas Roeg ustalığını burda konuşturuyor. Filmin her sahnesi ayrı bir sinema zevkine dönüşüyor. Zaten bu iki görevin başında yine kendisi var. Filmin mizansenleri oldukça başarılı. Müziklerin belirli bir naifliği var. Bu etkenler sebebiyle filmin estetik bir dokuya sahip olduğunu söyleyebilirim.  Jenny Agutter, Luc Roeg ve David Gulpilil samimi oyunculukları filme daha fazla ısınmamızı sağlıyor. 

Usta yönetmen Nicolas Roeg'in izlediğim ilk filmi. Uzun süredir kariyerini izlemek istediğim yönetmenlerden biriydi. Tek kelimeyle bu filmi soluksuz izledim. Bir an önce başka filmlerini görmek istiyorum. Sinefillere rahatlıkla önerebileceğim bir yapıt. Kaçırmayın!

A-

Devamını oku...