25 Aralık 2012 Salı

Amour

Not: Ağır dozda spoiler içerir. 
Bu sene Cannes Film Festivali'nde Altın Palmiye kazanan Amour yılın en dikkat çekici işlerinden biri. Yönetmen Michael Haneke'de olunca bizi yine zor bir sinema deneyimi bekliyor. Amour, orta sınıftan iki yaşlı insanın geçirdikleri zor bir dönemi anlatıyor. Anne, felç riskiyle karşı karşıyadır ve ameliyat edilmesi gerekmektedir. Ameliyat başarılı geçmez ve kısmi felç geçirir. Eşi Georges bakımı için bütün sorumluluğu üzerine alacaktır. Bu andan itibaren önümüzde çetrefilli bir yol başlıyor. Her ne kadar filmin teması aşk ve fedakarlık olsa da Haneke sert üslubuna devam ediyor. 

Michael Haneke önceki filmlerinde olduğu gibi yine burjuva sınıfı ile uğraşmaya devam ediyor. Anne ve Georges'un hayatlarına baktığımızda dışarıya karşı kendilerini soyutladıklarını görürüz. Elbette hastalığında bunda etkisi oluyor.  Fakat insanlarla olan ilişkilerinin çokta samimi olmadığı hissediliyor. Bu içe kapalılıkla Haneke hastalığın sınıfsal farklar üzerinde etkisini de irdelemiş oluyor.  Neredeyse filmin tamamı tek mekanda geçmesine rağmen kurulan olay örgüsü bir ustalık işi. Bundan dolayı karakterler ile öyle özdeşleşiyoruz ki onların duygularıyla hareket etmeye, hatta onlar gibi tepki vermeye başlıyoruz. Nitekim kızları bu hissiyatı belirgin hale getiriyor. Kızın varlığı bir süre sonra bizi rahatsız etmeye ve sinirlerimizi bozmaya başlıyor. Rahatsız edici sineması da daha ilk dakikalarda sinyalini veriyor. Girişte bir musluğu açık bırakma sahnesi var ki gerim gerim gerilmemizi sağlıyor. Senaryo ilerledikçe yaşadığımız bu anlarda artıyor. 
Georges girdiği ağır yükün altından fedakarlıkla çıkıyor. Belki bazıları buna karşı çıkabilir. Çünkü sonunda eşinin yaşamına kendi eliyle son veriyor. Georges attığı her adımda eşinin isteğini yerine getiriyor. Eşine ne olursa olsun onu hastaneye götürmeyeceğine söz vermesi, kızını ondan uzak tutmaya çalışması bunu destekliyor. Bir süre sonra hastalığından dolayı Anne'ye su bile işkence gibi geliyor. Hatta Georges "Ölmeyi mi istiyorsun?" diye tepki veriyor. Sonuçta artık eşinin acı çekmesini istemiyor. Ne kadar zor olsa da Anne'in acılarını bitiriyor. Farklı ellerde çok dramatize edilebilecek bu vakayı Haneke oldukça yalın sunuyor. Hollywood-vari yöntemleri kullanmadığı içinde herkes üzerinde kalıcı etki bırakmayabilir.  Ek olarak Michael Haneke'nin güvercin metaforu oldukça konuşuluyor. Sahne olarak çekimi gerçekten mükemmel. Bende izlediğimde ister istemez farklı anlamlar yüklemeye çalıştım. Okuduklarım arasında güzel düşünceler var. 

Jean-Louis Trintignant ve Emmanuelle Riva'nın oyunculukları harikulade. Emmanuelle Riva'nın Oscar'da 'En İyi Kadın Oyuncu' kategorisinde adaylık şansı yüksek. Jean-Louis Trintignant'ında adaylık almasını isterdim. Fakat şu an ödül sezonunda ismi hiç anılmıyor. Ayrıca 'En İyi Yabancı Film' kategorisinde yarışı baya zorlayacaktır. 

Amour, Michael Haneke'nin sarsıcı sinemasının bir ürünü. Ve "Sıradaki" diyorum. 

A

Devamını oku...

21 Aralık 2012 Cuma

The Perks of Being a Wallflower

Alt türlerden biri sayılan gençlik filmleri zamanında pek bir rağbet görmüştü. Ortaya çok fazla niteliksiz film çıkmasıyla türe karşı ister istemez bir önyargı oluştu. Arada çıkan birkaç yapım bu önyargıları azaltmayı başardı. The Perks of Being a Wallflower onlardan biri oluveriyor. Aslında film aynı adı taşıyan kitap uyarlaması ve Amerika'da oldukça popüler olan bir kitap. Bu denli sevilen kitapları uyarlamak büyük risk. Kitabın yazarı Stephen Chbosky senaristlik ve yönetmenlik koltuğunu devralıp ortaya enfes bir iş çıkarmış. Filmi ilk saniyesinden son saniyesine kadar büyük bir keyif alarak izledim. 
Charlie geçmişte yaşadığı ağır travmaları geride bırakarak liseye başlar. Utangaç, başkalarıyla iletişim kurmakta zorlanan ve içine kapanık biridir. Okulda üst sınıflardan bir grup ile tanışınca hayatı yeniden şekillenmeye başlıyor. Tabi Charlie'de onların yaşamlarında önemli bir yer kaplıyor. Kulağa belki çok basit bir hikaye gibi gelebilir. Gençliğin çoğu buhranlarını burada da görüyoruz. Aşklar, kalp kırıkları, gözyaşı, ağır travmalar, ... Bu büyüme öyküsünü türün vasat filmlerinden ayrıksı tutan yanı herhangi bir abartıya kaçmaması. Her şey olması gerektiği gibi ilerliyor ve gücünü tamamiyle mütevaziliğinden alıyor. 

Stephen Chbosky projeye başladığında içten içe hem sevinmiştim hem de birkaç endişeye kapılmıştım. Sonuçta kendi yazdığı eseri katletmezdi.  Ama daha önce sadece bir kez yönetmenlik deneyimi yaşadığı içinde endişeye kapılmıştım. Bu endişeler birkaç önyargı olarak kaldı. Chbosky'ın atmosferi çok iyi kurduğunu düşünüyorum. 90'ların havasını hissedebiliyorsunuz. Başarılı şarkı seçimleriyle de tadından yenmez bir film olmuş. Soundtrack albümünün müptelası oldum bile. 'Come On Eileen' parçasını özel olarak tavsiye edebilirim. 
Oyunculukları çok beğendim. Logan Lorman canlandırdığı karakterle inandırıcı. Bence altından hemen kalkılabilecek bir rol değil. Projeyi baştan beri takip etmemin yegane sebebi olan Emma Watson'ın Harry Potter'dan sonra ki kariyerine bu denli başarılı adımlarla devam etmesi sevindirici. Amerikan aksanını konuşabilmek için baya zorlandığını söylüyor. Doğrusu ekranda göz kamaştırıyordu. Ezra Miller'a gelirsek son yıllarda iyi bir ivme yakaladı. We Need to Talk About Kevin'den sonra bu filmle de adından baya söz ettirecek. Hikayenin en neşeli karakteri. 

Kitabı muhtemelen Türkçe'ye çevrilir. Mutlaka okumak istiyorum. Filmi tekrar izleyeceğime eminim. The Perks of Being a Wallflower, Beasts of the Southern Wild gibi yılın süprizlerinden biri. Bence durmayın son yılların en iyi büyüme öykülerinden biri sizi bekliyor. 

A-
Devamını oku...

14 Aralık 2012 Cuma

Beasts of the Southern Wild

Geçtiğimiz günlerde İstanbul'a gelen Robert Redford'un Yekta Kopan'la gerçekleştirdiği röportajda şu sözleri dikkat çekmişti: ‘‘Sinema sektörü eskiye göre çok farklı bir hal aldı. 1980 ve öncesindeki Hollywood daha sağlıklıydı çünkü Hollywood adını verdiğimiz ana sinema akımı dahilinde büyük yapımlar haricinde küçük filmler de çekiliyordu. Ancak 1980 ve sonrasında Hollywood daha merkezi bir hal aldı ve küçülmeye başladı. Hollywood’un değişiminin temelinde gençlik pazarını takip edip, daha merkezi bir hal alması vardı. Sonuçta Hollywood bir ticaret sektörü. Her zaman da böyle oldu.’’ Usta isim son derece hassas bir konuya değiniyor. Artık sinema sektörü ticari kaygılardan dolayı derin yaralar alıyor. Sinemaya dair bir şeyler yapmaya çalışan bağımsız yapımlar bazen vasat geçen yılların tek kurtarışları oluyor. Okyanusta hayatta kalmaya çalışan küçük balıklar misali ortaya çıkan bağımsız yapımların mütevazi duruşları doğrusu örnek alınacak cinsten.

Bildiğiniz gibi Robert Redford,  Sundance Enstitüsü'nün kurucusu ve her yıl bu kurumca düzenlenen Sundance Film Festivali'ninde arkasındaki isim. Bağımsız yapımların en büyük destekçilerinden biri.  Sundance Enstitüsü desteği ile çekilen Beasts of the Southern Wild, Sundance Film Festivali'nde Büyük Jüri Ödülü'nü aldığından beri ortalığı kasıp kavurdu.
Beasts of the Southern Wild şu ana kadar izlediğim yılın en iyi filmlerinden biri. New Orleans'ta medeniyetten uzak Bathtub adındaki bir adada yaşayan bir kız ve babanın öyküsü. Hushpuppy annesiz büyüyen bir kız çocuğudur. Haliyle babasına bağlı bir karakterdir. Yaşamları gereğince de kısmen babasından bağımsız yaşamaktadır. Babasının hastalığı yüzünden kendini ondan uzak tutması ve güçlü olmasını istemesi üzerine Hushpuppy kendini farklı bir evrede bulur. Küçük yaşına rağmen olayları idrak etmeye ve sindirmeye çalışması, bunun verdiği tepkiyle öfkesine yenik düşmesi hayal ile gerçek arasındaki dengenin müthiş bir dramasını oluşturuyor. Benh Zeitlin sadece bununla da yetinmeyip medeniyetin vahşi yaşam üzerindeki otoritesine de eleştirel bir dille yaklaşıyor. Babanın bu konudaki hassasiyetini vurgulayan net sahneler var. Yemek sahnesinde kızının çatalla yemeye çalışmasına tepki göstermesi, film boyunca kendi yaşam tarzlarını bir mucize gibi kızına anlatması gibi örnekler verilebilir. Tahliye çalışmalarında görüyoruz ki babanın bu savunma mekanizmasında büyük bir haklılık payı var.
Quvenzhané Wallis yaşına rağmen bizi rolüne fazlasıyla inandırıyor. Ekranda çok tatlı durduğunu da söylemek lazım. Geçtiğimiz günlerde Los Angeles Film Eleştirmen Birliği Ödülleri'nde 'En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu' kategorisinde ödül alan Dwight Henry'de sinefillerin memnun kalacağı bir oyunculuk çıkarıyor.

Şöyle bir toparlarsam bir ilk film adına olgun bir sinema örneği izliyoruz.  Arada rahatsız olduğum birkaç detay var ama bunları da mazur görmek lazım. Sanat yönetimi, görüntü yönetmenliği ve müzikleri ile teknik ekibin performansı takdire şayan. Bu tür bağımsız yapımların her zaman başımızın üstünde yeri var. Keşke sinema adına hep böyle güzel şeyler ortaya çıksa. Tekrarlıyorum: Yılın en iyi işlerinden biri ve mutlaka görülmesi gerek.

A-

Devamını oku...

10 Aralık 2012 Pazartesi

Elena

Not: Spoiler İçerir.
Kanımca her yeni gelen kuşak, önceki kuşağa göre daha hazıra konan ve daha umursamaz bir bünyeye sahip oluyor.  Anne ve babalarımızdan sürekli duyduğumuz "Bizim zamanımızda böyle değildi." sözlerine karşılık gençliğin "Bizden önceki nesil bizi anlamıyor. Onların zamanı geçti. Artık her şey farklı." gibi söylemleri ise malumunuz. Elena sosyal ve bireysel çatışmalarla yüklü bize yabancı gelmeyen bir öykü. Konunun herhangi bir abartıya kaçmadan işlenmesi filmin en başarılı kısımlarından. Hikayenin seyri ikinci bölümün bazı kısımlarında çok iyi bir gerilime dönüşüyor. 

Andrey Zvyagintsev'in yakın zamanda izlediğim Vozvrashchenie (Dönüş) filmi beni resmen mest etmişti. Sinematografisini doğaya yönelten ve kendi içinde çok iyi çıkarımlar sunan Dönüş filmi salt bir sinema deneyimiydi. Kısmen aynı sularda gezinen Zvyagintsev, Elena ile kamerasını bu kez kent yaşamına döndürüyor. Tabi haliyle sorunlarda büyüyor. Her şeyden önce film zıtlıklar üzerine kurulu. Elena ve Vladimir ikinci evliliklerini yaşamaktadır. Vladimir iyi bir gelire sahiptir. Vladimir'in ilk eşinden olan kızıyla bağları güçlü değildir. Elena ise bu durumun tam tersini yaşamaktadır. Oğlu(ilk eşinden) ve onun ailesiyle sık sık görüşmektedir. Hatta ailesine sahip çıkmaktadır. Tüm bu yoğun trafikte Zvyagintsev'in çizdiği tablo bireyselden genele doğru düşündürücü bir hal alıyor. Elena'nın durduğu nokta burda çok önemli. Çünkü bir tarafta annelik koruma içgüdüleri ile çocuğuna yardım ediyor. Diğer tarafta ise kocasını karşısına alıyor. Ama her zaman dengeyi tutturmaya çalışıyor. Bu çatışmaya birde Zvyagintsev'in eklediği gençliğin buhranları ve serzenişleri bölümü olayı daha da kompleks bir hale getiriyor. Vladimir ve kızı ile olan bir konuşması iki kuşak arası dramatik çatışmayı ortaya çıkarıyor. Bu anlarda kızın Fight Club-vari cümleleri ve hayatı boşverme mantığı günümüz gençliğinin kalıplaşmış düşüncelerine ayna tutuyor. Elena karakterinin psikolojik değişimi nedenleri ile birlikte gerçekçi bir bakış açısıyla işleniyor.  

Nadezhda Markina'nın parmak ısırtan oyunculuğu ile Elena, mutlaka izlenilmesi gereken filmlerden biri oluveriyor. Bundan sonra anlaşılan Andrey Zvyagintsev'in her yeni filminde haklı olarak beklentiye gireceğiz.

A

Devamını oku...

1 Aralık 2012 Cumartesi

Holy Motors

Bu sene düzenlenen Cannes Film Festivali'nde Holy Motors için övgü sesleri yükseldiğinde ister istemez filmi merak etmeye başladım. Açıkçası filme başlamadan önce bu kadar etkileneceğimi tahmin etmiyordum. Leos Carax hazırladığı karışımda birçok malzemeden yararlanıyor. Holy Motors gizemden yola çıkararak dram, komedi, müzikal, romantizm ve bilim-kurgu'ya dayanan deneysel bir iş. Bu yüzden belki de yılın en ilginç yapımı. Başladığınız andan itibaren dikkatinizi çeken Holy Motors, sorgulayıcı olduğu kadar şok edici de bir film. Heyecanla bir sonraki hamleyi bekliyorsunuz. Bir süre etkisinden kurtulamayacağım kesin! 


M. Oscar'ın bir günlük iş hayatına ve randevularına tanık oluyoruz. Yalnız bu bildiğimiz düzende, bildiğimiz bir mekanizma değil. Uç noktalara varan bir yolculuğa eşlik ediyoruz. Leos Carax kalıpların yıkıldığı ve kuralların yeniden yazıldığı bir evren yaratıyor. Bundan dolayı filmin birkaç sahnesi(özellikle final) seyirciyi rahatsız edebilir. Herkesin kolaylıkla içine girebileceği bir film değil. Bariz bir soruyla devam edeceğim. "Bu karmaşadan ne anladın?" Açılış sahnesi ile Leos Carax kendi canlandırdığı bir karakterle yeni bir kapı aralıyor. Bence bu artık gerçeklerle yüzleşmemiz adına bir sahne. Bana David Lynch'in başyapıtı Mulholland Dr. filminde kovboy sahnesini hatırlattı. O da gerçekleri görmemiz adına bir 'uyan!' çağrısı yapıyordu. Leos Carax her ne kadar değişikliklerle yeni bir zemin hazırlasa da insanoğlunun yaradalışını inceliyor. Hepimizi bir rolün parçası olarak görüyor. Gerektiği gibi oynuyoruz, gerektiği gibi yaşıyoruz. Tek sorunumuz ise bir farkındalık durumda olmamamız. Oysa ki o yeni düzende hem bizim portremizi çiziyor hem de bu farkındalığı sağlıyor. Tabi tekrarlıyorum Leos Carax'ın bu yolculuğu çok uç noktalara varıyor. Bunun örneği olarak iki kademeli işleyen final sahnesini gösterebiliriz. İlk kademede M. Oscar'ın son randevusunu işaret edebiliriz. Öyle bir sahne ki sinemasal bir sarsıntı yaratıyor. (ki seyircinin rahatsız olabileceği sahne) İkinci kademede ise Céline'nin artık normal dünyasına döneceğini gördükten sonraki kapanış sahnesi. 
Denis Lavant'ın kılıktan kılığa girerek müthiş rol kesiyor. Her girdiği karakterde sığ bir oyunculuk sergilemiyor, rolü özümsüyor. Edith Scob diğer denge noktası. Bütünü sağlıyor. Ben performansını beğendim. Eva Mendes bir güzellik ikonu olarak karşımıza çıkıyor. Çok fazla rolü olmasa da akılda kalıcı. Kylie Minogue'un müzikal performansı ise görülmeye değer.

Filmin müziklerinden biraz bahsetmek istiyorum.  Kylie Minogue'un seslendirdiği "Who Were We?" filmin tuzu biberi oluyor. "Let My Baby Ride" parçası görsel olarak bir şov sunuyor. Gérard Manset'in "Revivre" şarkısı ise finalde çok manidar.  

Michael Haneke'nin Amour filmini daha izlemedim ama Holy Motors, Altın Palmiye'yi alabilecek bir seviyede. Dennis Lavant'ın oyunculuğu keza çok iyi. Holy Motors hakkında söyleyebileceğim son şey ise sarsıcı bir sinema deneyimi olduğu. 

A
Devamını oku...