5 Mart 2013 Salı

2012'nin En İyi 10 Filmi

2012 filmlerini yavaş yavaş bitirmeye başlıyoruz. Aslında çoğu sinefil listelerini yıl sonunda yayınlıyor. Fakat o zaman çoğu yapımları izlemediğimiz için ve ben listeleri yapım yılına göre yaptığım için genelde benim listelerim bu vakitlere sapıyor. İyi-kötü ortaya bir liste çıktı. Başlığı 'en iyi filmler' atmama rağmen bunlar kesinlikle benim kişisel tercihlerimdir. O kısım işin biraz gösteri kısmı:) Lafı uzatmadan buyrun benim 2012 yılı favori filmlerim.




1. The Master
II. Dünya Savaşı'nda deniz donanmasında görev yapan Freddie Quell savaşın bitmesiyle toplum içine karışır. Yalnız toplumsal normlardan uzak ve başına buyruk davranışları insanlarla arasına bir duvar örmektedir. Freddie Quell'in yolu yeni oluşumunu tamamlamaya başlayan The Cause Tarikatı'nın lideri Lancaster Dodd ile kesişir. The Master bu ikilinin usta-çırak ilişkileri ve dostlukları üzerine bir film. Usta yönetmen Paul Thomas Anderson'ın 65 mm peliküle tercihiyle ortaya enfes bir görüntü işçiliği çıkıyor. Joaquin Phoenix, Philip Seymour Hoffman ve Amy Adams'ın harikulade oyunculakları, Jonny Greenwood'un deneysel çalışmaları ile benim için geçtiğimiz yılın en iyi işi. Paul Thomas Anderson bir kez daha ne kadar büyük bir sinemacı olduğunu kanıtlıyor. 


2. Holy Motors
Holy Motors için kullanacağım en uygun cümle herhalde yılın en iddialı yapımı olduğudur. Leos Carax'ın öyküsünde birden fazla türün haşır neşir olduğunu görüyoruz. Sürrealist bir tavır takınan yönetmen yer yer Godard filmlerinin estetiğinde bir seyir sunuyor. Holy Motors akıl almaz güzellikteki finaliyle adeta devleşiyor. Denis Lavant'ın kılıktan kılığa girerek büyüleyici bir etkide bıraktığı aşikar.  

3. Moonrise Kingdom
 Sinemasından fazlasıyla feyz aldığım yönetmenlerden biri olan Wes Anderson'ın yeni şaheseri Moonrise Kingdom, 1965 yazında Suzy ve Sam'in masum aşkı(her ne kadar çocuklarımız için bu kelime iddialı olsa da) üzerine öyküsünü inşa ediyor. Wes Anderson içindeki çocukluğu her filminde hissettiriyor. Fakat bu sefer çocukları ön plana çıkararak inanılmaz bir büyü yakalıyor.  Tabi Anderson ve sanat ekibi yine baş döndürüyor. Ayrıca muhteşem bir ensemble var karşımızda. 2012 yılının en keyifli filmlerinden biri desem yanılmış olmam. 

4. Amour
 Michael Haneke ve onun zor sinemasından fazla hazetmeyen sinefiller için yılın zor filmlerinden biri. Seversiniz ya da sevmezsiniz fakat kabul etmek gerekir ki Haneke büyük bir sinemacı. Baştan beri suç türündeki filmlere ayrı bir ilgim vardır. Bu yüzden Haneke'nin sinemasına belki daha fazla aşinayım. Amour felç geçiren Anne ve ona bakmakla yükümlü kocası George'un hikayesi. Her ne kadar Haneke sinemasını yumuşattı eleştirileri alsa da ben diğer filmleri kadar sert olduğunu düşünüyorum. Emmanuelle Riva ve Jean-Louis Trintignant'ın performansı görülmeye değer. Şunu da belirteyim. Amour'un üzerimdeki etkisi başta çok güçlüydü. Zaman geçtikçe bu etkinin azaldığını söyleyebilirim. Bu yüzden sıralamada biraz daha geriye düştü. 

5. Dupa dealuri
 4 Ay, 3 Hafta, 2 Gün filmiyle Altın Palmiye kazanan Cristian Mungiu yine kadınların dünyası üzerinden toplum, ahlak ve bu ikisinin oluşturduğu normlara bir bakış açısı getiriyor. Bunun ortasına da din olgusunu yerleştirerek körü körüne inancın ve cehaletin nerelere gidebileceğine bir işaret niteliğinde. Cannes'ta oyunculuk ödülünü paylaşan Cosmina Stratan ve Cristina Flutur'u minimalist oyunculukları filmin artılarından. 

6. Django Unchained 
Mevzu bahis sinemanın çılgın çocuğu Quentin Tarantino olunca herkes ister istemez bir beklentiye giriyor. Spagetti Western türünde olan Django Unchained mizahıyla, zengin oyuncu kadrosu ve müzikleriyle yılın en ilgi gören yapımlarından biri. Jamie Foxx'un iyi oyunculuk kotardığı filmde Christoph Waltz ve Leonardo DiCaprio karşılıklı sahnelerde işi bir şova dönüştürüyor. Akademi bu yıl Leonardo DiCaprio'ya ödül vererek sırtından büyük bir yükü kaldırma fırsatını elinden kaçırdı diyebiliriz. Filmin bir eksiği varsa o da bazı diyalogların fazla uzatılması.  

7. Beasts of the Southern Wild 
Beasts of the Southern Wild herhalde geçtiğimiz yıl herkesin en çok ortak kanaat getirdiği film. Hepimiz filmi çok sevdik. New Orleans'ta medeniyetten uzak Bathtub adındaki bir adada yaşayan bir kız ve babanın öyküsü. Küçük bütçesine rağmen devasa bir fantastik film havasında olan film küresel ısınma ve sistem eleştirisi nedeniyle özel bir yerde duruyor. Bir ilk film adına oldukça başarılı. 9 yaşında Oscar'a aday olan tatlı mı tatlı Quvenzhané Wallis filmin güzelliklerinden biri. 

8. The Perks of Being a Wallflower
 Harry Potter serisiyle büyümüş biri olarak Emma Watson'ın bundan sonra ki kariyeri elbette benim için bir merak konusu. Bu yüzden projeyi en başından beri takip ediyor ve filmi bekliyordum. Buna rağmen ortaya böylesine güzel bir işin çıkacağını açıkçası beklemiyordum. The Perks of Being a Wallflower benim için yılın en güzel sürprizlerinden biriydi. Logan Lerman, Emma Watson ve Ezra Miller'ın müthiş bir kimyası var. Filmi bildiğimiz ucuz gençlik komedilerinden ayrıksı tutan yanı mütevaziliği ve aşırıya kaçmaması. Bünyesinde karamsar lise gençliği, uyuşturucu, travmalar ve eşcinsellik gibi düzgün anlatmazsanız elinize yüzünüze bulaştıracağınız hassas konuları öyle tasarruflu kullanıyor ki ortaya tadından yenmez bir film çıkıyor. Kitabın yazarı ayrıca filmin yönetmeni. Bu yıl cidden kitabını okumak istediğim filmlerin başında geliyor. 

9. Barbara
 Alman sinemacı Christian Petzold'un bu filmini izlemeden önce açıkçası hiçbir beklentim yoktu. Gelin görün ki karşımızda geçtiğimiz yılın en güzel yapımlarından biri var. Hikayemiz 1980 yılında Doğu Almanya'da geçiyor. Barbara geçmişini bir kenara bırakıp hayatında yeni bir sayfa açmak için büyük bir mücadeleye giriyor. Gelecek üzerine yaptığı planlar dönemin politik gerilimi nedeniyle her an sekteye uğrayabilir. Özellikle karakterin finalde yaşadığı iç çatışma insanı derinden etkiliyor. 

10. Tabu
Miguel Gomes'in iki bölüm halinde anlattığı filmde ilk bölüm 'Kayıp Cennet'.  Burda Aurora'nın son günlerine tanık oluyoruz. Kumar bağımlılığı olan, gittikçe paranoyaklaşmaya başlayan Aurora'nın çevresinde bir tek hizmetçisi ve komşusu vardır. İkinci bölüm olan 'Kayıp Cennet', Aurora'nın geçmişine gidiyor. Afrika'da geçen bu bölümün akıllarda yer edeceği aşikar. Arka planda sadece anlatıcının ve doğanın sesini kullanan Gomes eşsiz bir sinema zevki sunuyor. Yönetmen ilk bölümde hafif yalpalanan seyiri ikinci bölümle çok iyi toparlıyor. 
Devamını oku...